| |
Mimarlık Nedir
Osmanlı Mimarisi Nedir
Osmanlı sanatının Türk Sanat Tarihi içindeki
tartışılmaz ayrıcalığı ilk kez onun, standart ve
uyumlu bir üslup geliştirmiş olmasından ileri
gelir. Horasan’dan Filibe’ye kadar uzanan
kuşakta etkili olan Osmanlı Mimari Sanatı zaman
içinde büyük değişimler geçirmiş ve kendini bu
değişimlerden, hakim olduğu topraklar üzerinde
gelmiş geçmiş tüm kültürlerin sentezini yaparak
yaratmıştı. Elbette bu süre içinde belli
dönemlerde bazı kültürlerden daha fazla
etkilenmiş ve bu kültürlerin sanat anlayışlarını
eserlerinde daha fazla yansıtmıştı.Osmanlı
Mimarisi’nin 14.yy dan 20.yy.ın başlarına kadar
uzanan etkinlik süreci bu nedenle üç bölümde
incelenmektedir:
•Erken dönem(14.yy-15.yy)
•Klasik Dönem(15.yy-17.yy)
•Batılılaşma Dönemi(17.yy-19.yy)
Osmanlı Devleti’nin kuruluş
döneminde etkili olan Erken Dönem Mimarisi
İznik, Bursa ve Edirne yapıları tarafından
temsil edilir.Bunların ilk örnekleri İznik’te
bulunur.İkinci payitaht Bursa ise gerek devletin
ilk anıtsal taş yapılarını bulundurması gerekse
Erken dönem Mimarisi’ne damgasını vurmuş “Bursa
Üslubu“nun doğduğu yer olması nedeniyle büyük
bir öneme sahiptir.14.yy.ın ikinci yarısında
devletin merkezi olan Edirne ise bir cami ve
medreseler kentidir. Erken Dönem Mimarisi
özellikle taş işçiliği bakımından Selçuk
Sanatı’nın izlerini taşır.Fakat Bu dönem
eserlerini Selçuklu Sanatı’nın taklitleri olarak
kabul etmemek gerekir: Erken Dönemde klasik
anlayışın ve özgün Osmanlı sanatının ilk
temelleri atılmış;kubbe geleneği ortaya çıkıp
gelişmiştir. Klasik Dönem Mimarisi ise üç
yüzyıllık geniş bir dönemde,imparatorluğun
bütününde etkili olmuş;en parlak örneklerini ise
İstanbul’da vermiştir.Bu dönem mimarisinin baş
yaratıları,dini ve kamusal yapılardır.Özel
mülkiyet anlayışı olmadığından sivil mimariye
ait yapılara pek rastlanmaz.Kamusal ve dinsel
işleve sahip olmayan ilk ürünler dönemin
sonlarında ,batı etkisinin gelişiyle
verilmiştir.Bu dönem, Erken Dönemin mirasçısı
olarak kubbe geleneğini sürdürmüş,Erken Dönemin
sonlarında ortaya çıkan merkezi plan şemasını
geliştirerek onu anıtsal ölçülere
kavuşturmuştur.Bir çokları Osmanlı Klasik
Anlayışının karakteristik özelliği olan ;ana
kubbeyi yarım kubbelerle mümkün olduğunca
genişletme çabasının Ayasofya’ dan etkilenilmesi
sonucu ortaya çıktığını iddia ederler.
İmparatorluğun duraklama dönemine girdiği 17.yy.
sonlarında ve bunu takip eden gerileme döneminde
Osmanlı devlet adamları ve aydınları arasında
reform arayışları baş gösterdi; fakat bu
arayışlar daha çok Avrupa’nın idari ve kültürel
açılardan taklit edilmesi şeklinde gelişti.
Mimaride batılı üsluplar benimsenmeye
başladı.Böylece 18.yy.dan sonra Klasik dönem
eserlerine rastlanmadı,sivil mimari önem
kazandı.
KLASİK OSMANLI MİMARİSİNİN
GENEL ÖZELLİKLERİ
A.Klasik Anlayış
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alıp
Osmanlı’yı doğu ve batının birleştiği noktaya
kadar genişletmesiyle devlet yönetiminde doğu ve
batıyı kucaklamak isteyen bir politika önem
kazandı.Bu sentez arayışı kültür-sanata da
yansıdı.Doğulu kaynakların yanı sıra batılı
kaynaklardan da-yalnız burada batı olarak
kastedilen Bizans’tır;Avrupa değil-beslenmeye
başlandı.Bu durumun ilk örneğini ,Selimiye
Camii’nin yapılışına kadar aşılamayacak bir
şaheser olarak kabul edilen Ayasofya
Kilisesi’nin incelenmesi oluşturur. Bu inceleme
gerek estetik gerek teknik açıdan Osmanlı kubbe
mimarisinin gelişimini hızlandırmıştır.
Birçokları tarafından 16.yy. Osmanlı’nın en
parlak dönemi kabul edilir.Siyasi alandaki
getirileri açısından bu yargının ne derece doğru
olduğu tartışılabilir;fakat sanatsal açıdan
özgün Osmanlı Mimarisinin en olgun devrini
16.yy. de yaşamış olduğu su götürmez bir
gerçektir.Bu durumun temel sebepleri şöyle
sıralanabilir: a-Sınırların büyük bir hızla
genişlemesine paralel olarak imar faaliyetleri
hız kazandı böylece mimaride büyük gelişim
yaşandı. b-16.yy.da çağını en büyük güçlerinden
biri haline gelen Osmanlı buna paralel olarak
kültürel alanda da en olgun devrini
yaşadı.Kendisinden önceki kültürleri
sentezlemeyi tamamlayarak kendi kültürünü
oluşturdu. c-Devletin ekonomik açıdan oldukça
güçlü olmasıyla sanatsal çalışmalar
desteklendi.Büyük binaların yapılması mimariyi
gelişmesi için hem zorladı hem teşvik etti.
d-Özellikle mimari alanda bir birini izleyen
anıtsal nitelikli yapılar gözden geçirildiğinde
bu dönem deki sanatsal üslupta sultanın ne kadar
etkili olduğu ortaya çıkar.Sultanlar Osmanlı
Devletinin büyüklüğüne uygun,onu mimari alanda
simgeleştirecek özelliklere sahip eserlerin
yapılmasına ön ayak oldular.Bu simgesel
eserlerle sultanlar tanrıya bağlılıklarını
bildirirken bir yandan kendi varlıklarını
duyuruyorlardı(bu durumun kanıtı kamusal işlevi
olmasına rağmen külliyelerin onu yaptıran
sultanın varlığıyla özdeşleşmesi,bu yapıların o
sultanın adını taşımasıdır).Bu soylu ve yüce
amaca uygun olarak mimari de şaheserler
yaratmalıydı. Dönemin ileri gelenlerinin de
hünkarın yolunu izlemesi mimarinin gelişimini
hızlandırdı. Klasik estetik doruk noktasına
ulaştı. Klasik Osmanlı Mimarisi gündelik hayatın
gereksinimlerini karşılayacak yapılarda
ifadesini bulur.Yani diğer bir değişle klasik
anlayış değişen çağla beraber değişen gündelik
yaşamın ihtiyaçlarını erken dönem sanatının
karşılayamaması üzerine ortaya çıkmıştır.Bu
özelliğinden dolayı klasik Osmanlı mimarisinde
yapının en önemli özelliği işlevselliğidir.
Mimarın amacı ise işlevselliği kapatmayacak
ölçüde sanatsal yönü de olan yapılar ortaya
koyabilmektir.Böylece Klasik Dönem yapılarında
abartıdan uzak duruldu,sade ve dengeli
kompozisyonlar oluşturulmaya çalışıldı.
15.yy.dan 16.yy.a kadar uzan dönemde (mimari
halkın ihtiyaçlarına yanıt veren bir araç olarak
ele alınması ve özel mülkiyet kavramının var
olmaması nedeniyle) kamusal yapılar ön plana
çıktı.Bulunduğu yerde ,halkın tüm
gereksinimlerine yanıt verecek bir yapılar
topluluğu olan külliyelerin inşası hız
kazandı.Böylece hem kentleşme kontrol altına
alınmış oluyor hem de devlet sosyal
yükümlüklerini bir kerede yerine getirmiş
oluyordu. Ayrıca bu yapılar vakıflar arayıcılığı
ile yönetildiğinden hem devlete yük olmuyor hem
de yapıyı yaptıran bina üzerinde bir hak iddia
edemiyordu. Böylece de binalar tamamen halkın
kullanımına açık oluyordu.
B.Klasik Mimarinin Tarihsel
Gelişimi
Osmanlı Mimarisi bir çok alanda mirasçısı olduğu
Selçuklular’ dan mimari alanda
ayrılır.Osmanlılar ve arasında görülen en büyük
fark Selçuklular’ın süslemeyi yani biçimselliği
Osmanlılar’ ınsa mekan kullanımı yani
işlevselliği ön plana çıkarmış olmasıdır.Ayrıca
Osmanlılar’ da dini mimariye daha çok önem
verildiği görülür.Bu farklılıklarına karşın
Osmanlılar özellikle erken dönemde Selçuklu
sanatından etkilenmişlerdir.Örneğin Osmanlılar
Selçuklu bezemelerini kullanmışlar fakat onları
biraz sadeleştirmişlerdir. Erken Dönem Mimarisi:
Bursa okulunun tek kubbeli yapılarıyla başlayıp
Edirne okulunun çift yada çok kubbeli
yapılarıyla devam eden bir dönemdir.Bursa
okulunun etkisinin daha baskın olduğu görülür.
Bu dönem mimarlarının temel arayışı aydınlık ve
ferah mekanlar yaratmaktır. Topkapı
sarayı,Çinili Köşk,İlk Fatih Camii bu dönem
mimarisinin en iyi örnekleridir. Devrin sonunda
inşa edilen Üçşerefeli Camii planı açısından
Osmanlı Klasik Mimarisine ilk adım sayılır:İç
avlulu plan tasarımı ve ana kubbe anlayışının
oluşturulması Klasik Anlayışın gelişinin
işaretleridir.
Klasik Dönem 15-16.yy.:
Bu dönem Osmanlı mimarları camii mimarisinin
özelliklerini belirlemeye çalıştılar.Ayrıca
merkezi plan sorunun nasıl çözüleceği sorusuna
yanıt aradılar. Bu dönem mimarlarının baş amacı
her yönden ve herkes tarafından görülebilecek
kadar yüksek ve heybetli yapılar yaratmaktı. Bu
Dönem camilerinde kubbeli ve yan kubbeli bir
örtü sistemi kullanıldı.Bu tavan dörtlü filayak
sistemi ile dengelendi.Yukarıdan aşağı
genişleyen bir kütle kompozisyonu (prizma
biçimli yapılarla hiyerarşik ,basamaklı bir
görünüm) tasarlandı.Ana kütle ve kubbe arasında
daha uyumlu bir geçiş yapabilmek için kubbe
kasnağı sınırlı yükseklikte tutuldu:Bu dönem
yapılarında kullanıla kubbeler tam yarı küre
şeklinde değildi.(Selatin camilerde) Minare
sayısıysa iki veya dörttü. Bu dönemde kullanılan
yapı malzemeleri küfeki taşı ve mermerdi.
16-17.yy.(Sinan Dönemi)
İmparatorluğun ekonomik alandaki refahını
yansıtan büyük boyutlu eserler yapıldı.
Şehircilik çalışmaları önem kazandı. Mimari
elemanların ölçüleri ve kompozisyonları yeniden
düzenlendi.:Ana kubbe genişletildi;yan mekanlar
kullanışlı hale getirildi;filayak sayısı altı ve
sekize çıkarıldı. Yapı malzemelerinde yalınlık
ön plana çıktı.Ayrıca renkli taşlar da yapılarda
kullanılmaya başlandı. 17.yy. da ,16.yy.ın
etkileri görüldü.Batı etkisi henüz kuvvetli
olmadığından bu dönemde Osmanlı kendi kaynakları
açısından kısırlaşmamıştı,hala özgün eserler
verebiliyordu..Fakat Osmanlı’nın duraklama
dönemine girişi,iç karışıklıklar,ekonomik
sıkıntılar mimaride büyük atılımlar
gerçekleştirecek büyük boyutlu yapıların
inşasını engelledi.Bu nedenle bu dönemde
İmparatorluğun büyüklüğünün anısını yaşatacak
eserlerle yetinildi. Özetle mimari de devletle
birlikte duraklama dönemine girdi.
Batılılaşma Dönemi
18.yy(Lale Devri):
18.yy.da Lale Devri ile
Osmanlı mimarisinde önemli değişiklikler
yaşandı.Batılı yaşam tarzının benimsenmesiyle
mimaride de batı etkisi hissedilmeye
başlandı.Batılı üsluplar tercih edilmeye
başlandı.Bunun sonucunda Klasik Osmanlı
mimarisinin etki alanı daraldı,bir süre sonra da
klasik anlatış yerin tamamen batılı üsluplara
bıraktı.
Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle
Paris ve Viyana’dan getirttiği projelerle
İstanbul’un imarına el attı:Haliç ve Kağıthane
Dersi gezinti yerleri haline
getirildi.Kağıthane’de padişah için Sadabad
Kasrı inşa edildi ve etrafı lale bahçeleriyle
bezendi.Batılı tarzdaki binaların yöneticiler
tarafından da benimsenmesiyle varlıklı kesimler
arasında lale yetiştirme ve köşk yaptırma modası
başladı.Böylece deniz kenarındaki semtler moda
oldu:Üsküdar,Beylerbeyi, Bebek,Fındıklı,
Alibeyköy , ve Topkapı… Köşk modası cami
mimarisinde de etkili oldu :”Yalı camii”denen
deniz kıyısı camileri yapılmaya başlandı.
19.yy(Tanzimat Dönemi):
Tanzimat ile birlikte batılılaşma hareketleri
daha da hızlandı.Tamamen barok ,rokoko,neogotik
ve amper üslupları etkin oldu. Şehir yeni
alanlara doğru genişlemeye başladı.Boğaziçi ve
Sarıyer’e iskan arttı.Ayrıca alt yapı ve kent
hizmetleri gelişti:Haliç’e köprü
kuruldu;tünel(metro),atlı tramvay,Şirket-i
Hayriye(deniz taşımacılığı yapan bir şirket)
açıldı.Külliyelerden bağımsız ilk hastane (Vakıf
Gureba Hastanesi) hizmet vermeye başladı. Batılı
yaşam tarzının orta kesimler tarafından da
benimsenmesiyle lüks tüketim arttı.Mobilyalar
evlere girdi ve böylece binalar buna uygun
yapılmaya başlandı.Aynı zamanda yazlık ve kışlık
adeti başladı ve bu nedenle ev fiyatları arttı..Suriçi
ve Beyoğlu kışlık ,Boğaz ,Kadıköy ve Adalar ise
en gözde yazlık semtler arasındaydı.Kentin
yerleşim dokusu değişmişti. Mimari kamusal
alanda hizmet vermeyi bırakıp bireye hizmet
etmeye başladı. Bu dönemin en önemli camileri
Nuruosmaniye Camii,Dolmabahçe Camii,Aksaray
Valide Camii ve Nusretiye Camiidir.
MİMARLIK VE USTALIK
A.Mimarlığa Yaklaşım
Osmanlı insanı dinin etkisiyle her şeyin
kendisine tanrı tarafından kusursuz verildiğine
inanır.Ona göre insana düşen tanrının yarattığı
parçaları doğru şekilde Osmanlı toplumunun bir
ferdi olan mimar da bu anlayıştan
soyutlanamaz.Dolayısıyla mimar miri toprak
düzeninin ve dini inancının yarattığı durallığı
taşıyan ürünler verecek ,mimariyi bir
kompozisyon sanatı olarak görecektir.Bu nedenle
Osmanlı klasik mimarisinde yeni formlar yaratma
amaçlı bir çalışma görülmez.Örneğin birkaç çeşit
kubbe ,pencere vardır;mimar bunları bir legonun
parçaları gibi birleştirir.Osmanlı mimarının
yaratıçılığı ve becerisi ,mazmunları ve ses
kalıplarını birleştirip “söz legoları”ndan şiir
yaratan şair gibi parçaları ne derece doğru
(uyumlu, göz okşayıcı ve işlevine uygun)
birleştirebildiğiyle ölçülür.
Her şair dili bilir ama o dilin sözcüklerini art
arda dizmekteki becerisidir şairin başarısını
yaratan.Mimar için de durum aynıdır:mimarın
elinde bir pencere vardır;şekli şemali bellidir
yada caminin tepesinin kubbe ile kapatılacağı;
minarenin ince, uzun, ve sivri olacağı;caminin
iç mekanının kare biçimde olacağı açıktır ama
kaç pencerenin nasıl sıralanacağını belirlemek
,kubbelerin nasıl dağılacağını tasarlamak
mimarın teknik hakimiyet,sanatsal yetkinlik ve
yaratıcılığına bakar.Sonunda Sultanahmet
Camii’ndeki gibi mekan çiğ ışığa da boğulabilir;
ışık Süleymaniye Camii’ndeki kutsallık duygusunu
arttıran bir elemana da dönüşebilir.
Elbette mimar ve edebiyatçıyı eş saymak olanaklı
değil.Kullandıkları araçların (söz ve taş)
farklılığından çok hitap ettikleri kesimlerin
farklılığından kaynaklanır bu: Her şeyden önce
mimari yüzünü halka
ise saraya.Birinin amacı işlevsel
olmaktır diğerinin ki*dönmüştür;divan şairi ise
biçimsel mükemmeliğe ulaşmak.Diğer bir farkta
biçimsel alanda görülür:mimari yalındır
,edebiyat ise süse boğulmuştur. Osmanlıda
mühendis yoktur; bu görevi mimar üstlenmiştir.Bu
nedenle mimarın ustalığının bir diğer ölçütü
onun araziyi doğru kullanabilme becerisi,teknik
birikimi ve hassasiyetidir(Klasik dönem eserleri
değerlendirilirken teknik açıdan da
değerlendirilmelidir). Örneğin Mimar Sinan
Osmanlı tarihinin herkesçe bilinen tek mimarıdır
çünkü o hem mühendis hem mimar olarak kusursuz
denecek binalar yaratmıştır.Bu nedenle Sinan’ın
eserleri Klasik dönem anlayışın çok iyi
yansıtır.
Elbette Osmanlı mimarları sadece teknik eleman
veya kompozisyoncu değillerdi.Her ne kadar
biçimler belli olsa da her mimar eserinde farklı
anlatım yolları ve teknikler denerdi.
B.Mimarların Yetişmesi ve Örgüt Düzeni
Klasik Osmanlı Mimarisi 15-18.yy.lar arasında
oldukça geniş bir alanda etkin
oldu.İmparatorluğun her yerine yayılan bu mimari
anlayış ilk ağızda tüm yapıların aynı mimari
kurum tarafından yapıldığı izlenimini verir.Oysa
Osmanlı’nın çok kültürlü yapısı ve geniş
toprakları göz önüne alındığında bunun imkansız
olduğu anlaşılır.Belgelerden ülke genelinde imar
faaliyetlerini denetleyen ve organize eden altı
mesleki kuruluş bir de ek olarak bir teşkilatın
var olduğu anlaşılmaktadır.Bu teşkilatlar
doğrudan yada dolaylı olarak merkeze
bağlıdırlar.
Ehl-i Hiref Teşkilatı:Ehl-i Hiref sanat sahibi
esnaf anlamına gelir.Teknik yönü ağır basan ve
özel uzmanlaşma isteyen işlerle(süsleme,
bezeme…) uğraşanların teşkilatıydı.Bu teşkilat
çeşitli zanaatlara ait bölükler halinde
örgütlenirdi.Devşirmeler arasında yetenekli
olanların alınıp yetiştirilmesi yada kendi
dallarında becerilerini kanıtlayanların
kaydedilmesi yoluyla kuruma insan
kazandırılırdı.Örgüt üyeleri sarayın
ihtiyaçlarını karşılamak ve padişahın yaptırdığı
mimari eserleri süslemekle yükümlüdürler.Saraya
bağlı bir teşkilat olduğu için üyeler ulufe
alırlar.Buna karşın atölyeleri saray dışında
bulunur. Örgüt çok sayıda zanaat kolunu
içerdiğinden yaratılmasına katkıda bulunduğu
yada benimsediği başkent üslubunu ülkenin her
yanına yayabilmekteydi. Hassa Mimarları
Ocağı:Anadolu Selçukluları;Beylikler ve Erken
Osmanlı Döneminde düzenli bir mimarlık örgütü
bulunmuyordu.Oysa Fatih’in İstanbul’u dünya
başkenti yapma tutkusu ,hızla gelişen ve büyüyen
devlet ciddi ve kapsamlı bir mimarlık örgütünün
varlığını zorunlu kılıyordu.Bu ihtiyacı
karşılamak için önce Hassa Mimarlık Ocağı
kuruldu ve ardından ocağın alt kuruluşları
olacak taşra teşkilatlarının düzenlenmesine
geçildi.Devletin ocağa sunduğu imkanlar v mimari
alanda yaptığı yatırımlar artıkça ocak da
kendini geliştirdi ve klasik üslubun ilk
basamaklarına ulaşıldı.1538’den sonra ocağın
başına getirilen Mimar Sinan’ın çalışmaları
sonucu kuramsal ve uygulamalı dersleriyle(resim,menazır,hesap,hendese=geometri,mimarlık
dersleri) ocak bir okul niteliği kazandı ve
16.yy.da gelişmesini tamamlayarak kendine bağlı
alt birimler olan taşra teşkilatları sayesinde
tüm mimari faaliyetler üzerinde etkili oldu.
Hassa Mimarları Ocağı sarayın Birun (dış
hizmetler) örgütü içinde yer alan şehr’ emaneti
(belediye) örgütüne bağlı yarı askeri bir
ocaktı; Topkapı sarayı içindeki Sepetçiler
Kasrı’nda eğitim veriyordu.Ocak içinde
hiyerarşik bir düzenleme vardı:Yeniçeri
Ocağından seçilen yetenekli gençler veya saraya
bağlı bazı sanatçılar usta-çırak ilişkisi içinde
eğitim görürlerdi.Ayrıca öğrenciler mimarlık
dışında en az bir sanat daha öğrenmek
zorundaydılar.Ocak içinde bu ek zanaata
,deneyimlerine ve yönetimsel kadrodaki yerlerine
göre sınıflandırılırlardı. Hassa mimarlarının
görevleri şunlardı: Kamuya ait tüm yapıların
planların yapmak, keşif bedellerini denetlemek ,
yapım işlerini yürütmek, onarımlarını yapmak
veya yaptırmak Askeri yapıların yapım ve
onarımı, askeri yolları açılması ve
tamiri,köprülerin yapımı, konaklama yerlerinin
ve menzillerin düzenlenmesi ile ilgilenmek Saray
dışından kimselerin yaptırmak istediği yapıların
planlarını yapmak veya incelemek;bu yapıların
malzeme ve inşaat hesaplarıyla
ilgilenmek,binalara yapım izni vermek Şehre
gelen inşaat malzemelerinin kalitesini ve
bunları satan dükkanları ;sıvacı,duvarcı ve
marangozların ehliyetlerini denetlemek Tüm
vakıfların tamirat ve onarımını üstlenmek ve
bunların yapım-onarım masraflarını onaylamak
Donanmanın ihtiyacı olan kereste,seren vb.
malzemeyi zamanında hazırlamak Ordu
Mimarları:Hassa mimarları ocağı içinden seçilip
askeri mimarlık işlerinde uzmanlaşan kişilerden
oluşur.Savaş zamanında orduyla sefer
çıkar,ordunun geçeceği köprüleri kurar,alınan
savunma yapılarını(kale vb.) onarırlardı.Barış
zamanında sınırlar üzerindeki askeri yolların
keşif ve onarımı yada yenilerinin yapıyla
görevlendirilirlerdi. Eyalet
mimarları:Genellikle Hassa mimarları ocağında
yetişmiş tımar sahibi kişilerden oluşurdu.Bunlar
gittikleri yerlerde sürekli hizmet
ederlerdi:bulundukları eyaletin inşaat esnafı ve
işçileriyle eyalet sınırlarında yer alan savunma
yapılarını onartır ve güçlendirirlerdi
Bölge Mimarları:Hassa mimarlarına vekaleten
belli bir bölgenin toplu yerleşme birimlerindeki
inşaat işlerini düzenlemekle
yükümlüdürler.16.yy.ın başında görevleri çok
fazlayken daha sonraları kent mimarlarının
kurulmasıyla işleri, kolaylaşmıştır. Kent
Mimarları:Şehirleşmeler sonucu devletin kent
ölçeğindeki bir çok yerleşme biriminde inşaat
malzemelerinin kalitesi ve fiyatlarıyla
yapıların denetlenip düzenlenmesi ihtiyacı
doğmuştu.Teşkilat bu ihtiyacı karşılamak üzere
kuruldu.Kent mimarı unvanı babadan oğla geçerdi.
Vakıf Mimarları:Külliye niteliğindeki yapıların
arasından sorumlusu olduklarının bakım ve
onarımı ile ilgilenirlerdi. Maaşları vakfın
tahsisatından karşılanırdı.Görev yapabilmek için
ustalıklarını kanıtlayan ehliyeti hassa
mimarlarına onaylatmak zorundaydılar.Vakıf
Mimarlığı kişi ölünceye dek süren bir görevdi v
e bu kişiler kent mimarları arasından seçilirdi.
C.Önemli Mimarlar
Mimar Hayreddin(15.-16.yy.):II.Mehmet ve II.Bayezit
dönemleri arasında yaşadı.Edirne’deki II.Bayezit
külliyesinin mimarı,klasik Osmanlı Mimari
geleneğinin öncüsüdür.Sinan’ın ustasıdır. Mimar
Sinan:Kayserili Hıristiyan bir ailenin
çocuğudur.Devşirme yolu ile yeniçeri ocağına
alınmış ,yeteneğiyle dikkat çekmiş ve 48
yaşındayken mimarbaşılığa getirilmiştir. Davut
Ağa(?-1598):Sinan’ın öğrencisidir.Onun ölümünden
sonra mimar başı oldu,III.Murat ve III.Mehmet
dönemleri boyunca bu görevde kaldı.Eserlerinden
en önemlileri Sarayburnu’ndaki Sepetçiler Kasrı
ve İncili köşk ile Sultanahmet Külliyesi
içindeki III:Murat Türbesi’dir.Yeni Camii’nin
inşasına başladıktan bir ay sonra vebadan
ölmüştür. Dalgıç Mehmet Ağa(?-1608):Davut Ağa’
nın ölümünden sonra mimarbaşı oldu. Yeni Camii’
yi tamamladı.III:Murat Türbesi’ni tamamladı.
Sedefkar Mehmet Ağa(?-1618):Sinan’nın öğrencisi
olup Dalgıç Mehmet Ağa’ dan sonra mimarbaşı
oldu. İstanbul’dan götürdüğü yapı ustalarıyla
birlikte Mekke’de Kabe’yi Medine’de Mescid-i
Nebevi’ yi onardı.Sultanahmet Camii ve
Külliyesi’ni yaptı.
Kasım Ağa(1570-1660):Arnavut
kökenlidir.Üsküdar’daki, çinileriyle ünlü Çinili
Külliye’ yi yaptı.Davut Ağanın yaptığı
Sepetçiler Kasrı’nı genişletti.Saray
entrikalarına(Sultan İbrahim
entrikaları)azledilerek boğduruldu.Böylece
Mimarbaşının eceliyle ölünceye dek görevde
kalması geleneği bozuldu. Mehmet Tahir
Ağa(18.yy.):III.Mustafa ve I.Abdülhamit
zamanında mimarbaşlık yaptı.Fatih Camii’ni
yeniledi.I:Abdülhamit adına Hamidiyye
Külliyesi’ni (Bahçekapı)inşa etti. III.Mustafa
adına yaptığı Laleli camii batılı etkilerle
klasik Osmanlı sanatının birleşimi olup doğacak
batılılaşma hareketinin habercisidir.
YAPILAR
A.Yapıların Genel
Özellikleri
1-sadelik ve işlevsellik:
2-merkeziyetçilik ve teklik:Klasik dönemde sanat
tekliği vurguladı.Bu özellikle camilerin örtü
sisteminin ortada büyük bir kubbe ve onu
çevreleyen yan kubbeler şeklinde tasarlanması ve
tek odalı mekanlar yaratılması olarak kendini
gösterdi.Bu durum iki şekilde
yorumlanabilir:Birincisi bu anlayışın
tanrının,Osmanlı’nın ve sultanın
eşsizliğini,biricikliğini simgelemesidir.İkinci
ise duruma tasavvufi açıdan yaklaşır;tekliğin
öne çıkarılmasının nedenin ikilikten kurtulup
vahdet-i vücuda karışma isteği olduğunu söyler.
Aslında merkeziyetçilik kendini daha dolaylı
yoldan mimari örgütlenmeye bağlı olarak sanat
anlayışında göstermiştir.Sultanın o dönemki
mutlak gücüne bağlı olarak sanat saray merkezli
gelişmiş ve tüm mimari faaliyetlerin denetimi
saraya bağlı mimarlık örgütü Hassa Mimar
Ocağı’nın elinde bulunduğu için imparatorluğun
her yerinde saray üslubu hakim olmuştur; bütün
yapılar merkezin belirlediği şekilde inşa
edilmiştir.
3-egemenlik:Yapıların tasarımı sırasında yapının
geniş bir alana egemen olmasına(her yerden
görülebilmesi vb.)dikkat edilirdi.
4-çevreyle uyum:Binaların üzerinde inşa edildiği
araziye ile uyum içinde olması ve arazinin
amacına uygun olması dikkat edile başka bir
özelliktir.
5-hiyerarşi, simetri, denge:Kompozisyonlarda
estetik görüntü elde etmek için simetriye (
elemanların dengeli dağılımına) dağılımına baş
vuruldu.Hiyerarşik düzenleme ise kütle
kompozisyonunda kendini gösterdi:Aşağı doğru
genişleyerek inen kütle kompozisyonu
basamaklı,uyum sağlayan görünümü , simgesel
anlamı ve görüntüye hareket kazandırması
nedeniyle tercih edildi.Bu hiyerarşik mimari
tanrı-sultan-tebaa ilişkisinin temsil edilişi
olarak yorumlanabilir.Bu görüntü camilerde
köşelerde kullanılan minarelerle dengelendi.
6-kubbeli örtü sistemi:Yapıların dış görünüşünü
karakterize eden elemanlar yarım küreyi andıran
kubbeler ve düzgün kesme taştan yapılmış
prizmatik bina gövdeleridir.Plan nasıl olursa
olsun alt kütleyi örten tek veya çok (art arda
iki eş kubbe veya ortada büyük kenarlarda küçük
yarı ve tam kubbeler) kubbeli tavanlar
kullanılır.Kubbe binaya derinlik kazandırdığı;
basıklığı değiştirilerek farklı iç mekanlar
yaratılmasına izin verdiği; mekanı
genişlettikleri;alt kütlenin hantal görüntüsünü
yumuşattığı ve simgesel anlam taşıdığı için çok
tercih edildi.Hiçbir örtü sistemi onun yerini
tutamadı.
B.Sinan Üslubu
Osmanlı‘nın en ünlü mimarı Mimar Sinan’dır.Oysa
Sinan herhangi bir buluşa imza
atmamıştır.Misal,klasik anlayışın ortaya çıktığı
ilk yapı olan II.Bayezit Camii onun eseri
değildir.Ayrıca Sinan’ın yapılarında kullandığı
kubbe,yarım kubbe,birkaç şerefeli minareler,
kemerler, tonozlar ondan önce defalarca
uygulanmıştır.Sinan’ın büyüklüğü mimari
geleneğin zengin birikimini yeniden ele alıp
yeni boyutlar ve oranlarla farklı bir estetiğe
ulaşmak için çabalarken elde ettiği başarıdan
kaynaklanır.O,ölçü ve oranlar üzerinde çalışarak
klasik mimarinin temel doğrularını ortaya koymuş
,böylece “Sinan Okulu denen kavram ortaya
çıkmıştır.Sinan okulunun en önemli özellikleri
şunlardır:
1-Yapının işlevine ve üzerinde inşa edileceği
araziye en uygun olan planın tercih edilmesi
2-Yatay ve düşey doğrultuda gözü rahatsız
etmeyecek bir kütle kompozisyonuna
gidilmesi,hantallık ve sert geçişlerin önüne
geçilmeye çalışılması
3-Yapı elemanlarının büyüklüklerinin bir tam
sayının katları olmasına dikkat edilmesi
4-Abartılı veya detaycı süslemelerden
kaçınılması,bunun yerine teknik işlerde titiz ve
detaycı olunması
5-Kubbe tasarımının sürekli geliştirilmesi
6-Yapı elemanlarının çok işlevli
kullanımı(örneğin Sinan’ın eserlerinde kubbeye
geçiş elemanı olarak kullanılan mukarnasların
statik-kubbeyi taşımak-,estetik-uyumlu geçiş
sağlamak- ve akustik-sesin dağılmadan
yansımasını sağlamak- işlevi vardır)
7-Kagir Karkas tekniğinin kullanılması(Bu
ağırlığın kemerlere ve ayaklara verilmesini
,duvarlara hiç yük binmemesini sağlayan ,Sinan
tarafından bulunmuş bir tekniktir.Böylece
duvarlar yıkılsa bile kubbe ayakta kalacak;hem
de duvarlar inceltilerek yapının görünümü
zarifleştirilebilecektir.) Sinan üslubu klasik
anlayışın standart çizgisini yansıtır.Klasik
dönem boyunca Sinan üslubu korunmuştur.Bu
mimaride farklı mimarların eserleri arasındaki
fark onların değişik etnik kökenlerinden
değil,ayrı dönemlerde yaşamalarından ileri
gelir:köken farkı genel mimariyi farklı bir
çizgiye çekmemiş,yerel bir çok yapıda bile saray
üslubunun ağırlığı görülmüştür.Bu
mimarların,devletin en ücra yerlerine kadar
nüfuz edebilen örgüt düzeninden kaynaklanır.
C.Klasik dönem Yapıları
Klasik Osmanlı mimarisinde ne cami,ne türbe,ne
de mescit tek başına mevcut yapılar
değildir.İnşa,şehircilik ve site anlayışına
bağlıdır,bir birlik ifade eder.Camiinin yanı
sıra imaret(fakirlere yardım eden sosyal yardım
kurumu), medrese(lise ve üniversite), şifahane(
hastane)ve bina topluluğunun yapıldığı yere göre
kervansaray, hamam, çarşı, bedesten, arasta,
çeşme vb. yapılar birlikte inşa edilir.Bu yapı
topluluğuna külliye denir.
1- Türbeler ,Mescitler,Camiler ve Külliyeler
Cami,mescit ve türbeler külliyeler içinde
bulunur,onları tamamlardı.Bunun dışında dinsel
yapılar olması dolayısıyla,ibadet edilen
herhangi bir mekanın kutsallığının ötesinde
dinsel isteklerin simgesi olarak kabul edildiler
ve.Bu durum özellikle camilerde daha baskındı;
bu nedenle uzun süre camiler şehirlerdeki
külliyelerin merkez binası olarak inşa
edildiler.
Türbeler yeniliklerin denendiği yapılar olarak
bir çok değişim geçirdi.Dah çok çokgen planlı
türbeler yapıldı;bezeme sanatı yoğun olarak
kullanıldı(örnek:Şehzade Mehmet
Türbesi).Türbenin ihtişamı ise gömülü olan
kişinin konumuna bağlıydı(örnek:Kanuni Sultan
Süleyman Türbesi).17.-18.yy.da türbeler
medreselerle birleştirilerek tekil yapılar olma
özelliklerini kaybettiler.Buna karşın
ihtişamları arttı(örnek:İbrahim Paşa Türbesi,
İstanbul, 1603)
3-Medreseler ve Eğitim Yapıları
Temelde Selçuklu ve Beylikler Dönemi mimarisinin
şemasını yansıtırdı.15. ve 16. yy.da medreseler
sekizgen yada kareplan dahilinde
yapılıyordu,derslik bölümü kubbeliydi.Devletin
gelişip güçlenmesi 16.yy.da medrese yapımında
yeni tekniklerin kullanılmasını sağladı.17.yy.da
ulemanın iyice güçlenmesiyle medreseler
külliyenin merkez yapıları oldular, ardından
külliyeden koptular.
İlk Osmanlı kitaplıkları (Halil Paşa
kitaplığı-Kayseri-, Köprülü Kitaplığı-İstanbul)
17.yy.da inşa edildi.
4-Kervansaraylar
Yollar üzerinde veya büyük yerleşim yerlerinde
külliye bünyesinde de ayrı olarak da inşa
edilebilirdi.Bezemelerin az kullanıldığı
yapılardı.Yollar üzerinde inşa edilenleri
külliyenin merkez elemanı olarak tasarlanırdı.
Kervansaraylar vakıf yoluyla işleyen
yapılardı.Otel olarak hizmet verdikleri gibi
zanaatçılar tarafından atölye olarak da
kullanılırlardı.Ayrıca sefer zamanı ordu
buraları konaklamak için
kullanırdı.Konaklayanların can ve mal
güvenliğinden kervansaraycı sorumluydu.
16.yy.da doğu-batı ticaretinin Akdeniz’den
okyanuslara kaymasıyla Anadolu’daki bazı ticaret
yolları önemini yitirdi.Bu nedenle şehir
kervansarayları önem kazandı.
Klasik anlayışın en ünlü kervansarayları (şehir
kervansarayları) olarak Valide Hanı(1640) ve
Çakmakçılar Hanı;(yol kervansarayı olarak)
Mehmet Paşa Kervansarayı’dır.Ayrıca Ulukışla
Kervansarayı ve Sinan tarafından 15.yy.ın ikinci
yarısında Edirne’de Mimar Sinan tarafından
yapılmış; bu gün otel olarak kullanılan Rüstem
Paşa Kervansarayı da klasik mimarinin ilgiçekici
örneklerindendir.
5-Çarşı ve Bedestenler
Bunlar karşılıklı dükkan dizilerinden oluşan
üstü açık yada kapalı sokaklardır.Daha çok yeni
gelişen yerleşim merkezlerinde külliye
bünyesinde inşa edilirdi.Bu yapıların klasik
üslupta inşa edilmişleri arasında en önemlisi
Vezirköprrü Bedesten ve Arastası’dır(İstanbul).
6-Hamamlar
Bezeme ve zengin örtü sistemlerinin kullanıldığı
yapılardır.Genellikle “yıldızvari” ve “haçvari”
planlarına göre yapılırlardı.17.yy.da külliye
yapısından koptular.En bilinenleri Sirkeci’ deki
Küçük Hamam,Vezirköprü’deki Ayşe Hanım Hamamı ve
Merzifon’daki Paşa Hamamı’ dır.
7-Su Kemerleri ve Köprüler
15. ve 16.yy.larda sürekli göçler sonucu
İstanbul’un nüfusu artmış;zaten kısıtlı olan su
kaynakları şehre yetmez olmuştu.Kanuni Sultan
Süleyman döneminde su sıkıntısının önüne geçmek
için su yolu ve su kemeri yapımına ağırlık
verildi.Bunlar arsında en bilineni Sinan’ nın
bir eseri olan Mağlova Su Kemeri’dir.Ayrıca
çıkılan seferlerde ordunun hareket hızını
arttırmak için bir çok köprü yapıldı.17.yy.da
köprü yapımı çok azaldı.
Bu yapılar genellikle süsüzdür fakat biçimsel
kaygılarla yapılmış olanlarına da
rastlanır.Bunların en ünlüsü dört köprünün
birleştirilmesiyle oluşmuş;taşlar arsına döküle
kurşunla sağlamlaştırılmış Büyükçekmece
Köprüsü’dür.
8-Saray, Köşk ve Yalılar
İlk örneklerine 17.yy.da rastlanır(Sultan Ahmet
Okuma Odası).Osmanlı köşkleri dikdörtgen ve
merkezi hacimli yada çokgen biçiminde
yapılır;çeşitli eklentilerle genişletilmeye
çalışılırdı.Yalılarda ise erken dönem Osmanlı
camilerinin ters T tipi (┴ ) planı kullanıldı.En
bilinen yalılar Yalı Köşkü Sepetçiler Köşkü ve
Çifte Kasırlar’dır.
Klasik Dönem boyunca pek fazla saray
görülmedi.Hatta Kanuni dönemine kadar
İstanbul’da Topkapı Sarayı ve Eski Saray dışında
Osmanlı sarayı yoktu.İlk kez 15.yy.da Makbul
İbrahim Paşa Sarayı’nın yapılması ile bu gelenek
bozuldu.
D-Önemli Camiler ve
Külliyeleri
II.Bayezit Camii ve
Külliyesi
Yapım Yılı: 1501-1506
Yapan Mimar: Mimar Yakup Şah Bin Sultan
Şah(Mimar Hayreddin)
Yaptıran kişi:II.Bayezit
Yapının şehir içindeki yeri:İstanbul’un üçüncü
tepesi üzerinde yükselen Külliye Eski sarayın
doğusunda bulunur.Tüm semte adını vermiştir.
Yapının sanat tarihi açısından önemi:Klasik
Osmanlı Mimari üslubun yansıtan camilerin ilk
örneğidir.Camii mimarisine bir çok yenilik
getirmiştir.
Şehzade Camii ve Külliyesi
Yapım Yılı:1544-1548
Yapan Mimar:Mimar Sinan
Yaptıran kişi:Kanuni Sultan Süleyman (oğlu
Mehmet için yaptırmıştır).
Yapının şehir içindeki yeri:
Yapının sanat tarihi açısından önemi:Eski ve
yeni biçimlerin birleştirildiği bir
eserdir.Kütle kuruluşuna yenilik
getirmiştir.Dengeli ve simetrik yapısıyla ön
plana çıkar.Sinan’a özgü piramit biçimli(aşağıya
doğru genişleyen) camilerin ilk örneğidir.
Süleymaniye Camii ve
Külliyesi
Yapım Yılı:1549-1552
Yapan Mimar:Mimar Sinan
Yaptıran kişi:Kanuni Sultan Süleyman
Yapının şehir içindeki yeri:
Yapının sanat tarihi açısından önemi:Cami ışık
oyunları(her pencereden süzülen ışığın manevi
etki yapması için hangi açıyla nereye düşeceği
hesaplanmıştır), ve yankı değeriyle (akustik) ön
plana çıkar.Ayrıca ağırlık dağılımı Haliç’e
kadar inecek şekilde yapıldığı ve kubbe kemeri
çok iyi hesaplandığı için çökme tehlikesi
altında değildir.
Camii, şehrin neresinden bakılırsa bakılsın
etkileyici görünmesi için şehrin siluetine hakim
bir yerde,dik açı etkisi yapacak piramit şekilli
bir arazi üstünde kurulmuştur.
Selimiye Camii ve Külliyesi
Yapım Yılı:
Yapan Mimar:Mimar Sinan
Yaptıran kişi:II.Selim
Yapının şehir içindeki yeri
Yapının sanat tarihi açısından önemi:
Sultanahmet Camii ve
Külliyesi
Yapım Yılı:1609-1620
Yapan Mimar:Sedefkar Mehmet Ağa
Yaptıran kişi:I.Ahmet
Yapının şehir içindeki yeri:İstanbul’un Eminönü
ilçesinde aynı adı taşıyan semtte, Bizans
döneminden kalma bir hipodromun yakınında inşa
edilmiştir.
Yapının sanat tarihi açısından önemi:Klasik
Osmanlı Mimarisinin son Görkemli
örneklerindendir.Sinan okulunun en sıkı
takipçilerinden Sedefkar Mehmet Ağa tarafından
yapıldığından Sinan Üslubunun özelliklerini
taşır.Bununla birlikte planında yenilikçi
düzenlemeler de görülür:ilk defa altı minare
kullanılmış;cami bünyesinde Hünkar kasrı inşa
etme geleneği bu cami ile başlamıştır.Fatih ve
Süleymaniye Camii’ nden farklı olarak düzgünlük
ve simetri arayışıyla yapılmamıştır.
Mimarının Selimiye’den daha yetkin bir eser
yaratmak amacıyla yaptığı bu camide hiçbir
masraftan kaçınılmamıştır.Yapı özellikle çini
işçiliği ile ünlüdür:İstanbul’da Topkapı’ dan
sonra en zengin çini koleksiyonu burada
bulunur.Mavi çiniler daha çok kullanıldığından
batıda “Mavi Camii”(Mosqué Bleu) olarak tanınır.
Yeni Valide Camii
Yapım Yılı:1597-1663
Yapan Mimar:Davut Ağa tarafından yapımına
başlanmış fakat onun ölümü üzerine Dalgıç Ahmet
Çavuş ve Mustafa Ağa tarafından tamamlanmıştır.
Yaptıran kişi:
Yapının şehir içindeki yeri
Yapının sanat tarihi açısından önemi:Özgün çini
kullanımı açısından Osmanlı sanat eserleri
arasında önemli bir yere sahiptir.
Gazneli Mimarisi Nedir
Gazneli Mimarisi, Kuzey Hindistan, Afganistan,
Türkmenistan ve İran’a doğru sarkmış bir
devlettir. Orta Asya devleti sayılabilir.
963-1186 İlk Gazneli yöneticileri,
Samanoğullarının valileri olarak görev
yapmışlardır.Bunları içinde , Alptegin ilk defa
bağımsızlığa teşebbüs etmiş ve başarısız
olmuştur. Sebug Tegin zamanında Gazneliler
bağımsızlıklarını ilan etmiş olsalar da esas
bağımsızlık, oğlu Gazneli Mahmut zamanındadır.
Bu dönemde Gazneli devleti bir Orta Asya devleti
haline gelmiştir. Bu devletin en parlak
dönemidir. Gazneli Mahmut’un oğlu Mesut
zamanında özellikle batı kesimi Gaznelilerin
elinden çıkmaya başlamıştır. 1040 yılında
Dandanakan’da yenilmişler ve Gurluların
istilasıyla tamamen sona ermişlerdir.
Gaznelilerle birlikte,
İslamiyet sonrası Türk sanatında az da olsa Hint
etkiileri görülmeye başlamıştır. Bu daha sonra
özellikle Baburlularda görülecektir.
Gaznelilerde özellikle teşkilat ve devlet
müesseseleri daha çok İran örneklerini göz önüne
almıştır. Ancak sanat alanında İslam öncesi Türk
sanatının bazı unsurları görülebilmektedir.
Örneğin hayvan üslubuna uygun tasvirler sanat
eserlerinde yer almaktadır. Mimarlık eserlerinde
tuğla yanında taş ve mermer kullanılmıştır.
Bunun dışında ahşap yapıların da olduğu
bilinmektedir. Gaznelilerin farkı , taş ve
mermerin de yaygın biçimde kullanılmış
olmasıdır. Camilerden fazla kalıntı elimize
geçmemiştir. Leşker-i Bazar Ulu Camisi’nin yanı
sıra kaynaklarda ahşap sütunlu bir camiden de
söz edilmektedir. Kervansaraylarda pek büyük bir
fark yoktur. Sadece ayrıntılarda bazı yenilikler
vardır. Genellikle bu yapılar, bir avlu
etrafında düzenlenmiş mekanlardan oluşuyor.
Minarede bir takım yenilikler söz konusudur.
Aşağıdan yukarıya bir bütün halinde değil de 2
ya da daha cok parçalı olarak ele alınmıştır.
Alttakiler daha geniş, üsttekiler daha dar olmak
üzere ayrı ayrı gövdelerden oluşmaktadır. Bir
kısım Gazneli mezar anıtları, sanduka
biçimindedir. Bunlar, Anadolu’da Ahlat’ta
gördüğümüz tipte mezar anıtlarıdır. Önemli
kişilere ait olanları mermerden yapılmıştır.
(Örneğin, Sebug Tegin’in Sandukası.Üzerinde de
kitabe şeridi bulunmaktadır.) Sanduka üzerindeki
yazıtlar genelde tabut örtülerini taklit
eder.(Örneğin Baba Hatun Türbesi.11. yy. Dörtgen
, kubbelidir. Yonca tromplarıyla Arap Ata’yı
hatırlatır.)
ARUZ ÜL FELEK
Hutbi’nin eserlerinde
gördüğümüz bir yapıdır. Sultan Mahmut’un
Hindistan seferinden dönüşte, Gazne’de zafer
anıtı olarak bu camiyi yaptırmıştır.(1026) Ağaç
direkleri ve ahşap düz çatısıyla, Anadolu’daki
ağaç direkli camileri hatırlatır. Burada
kullanılan ağaçlar, Hindistan’dan getirilmiştir.
Bilhassa kendi döneminde, Altın yaldız ve
lacivert taşın kullanıldığı süslemeler meşhur
olmuştur. Bu yapının en önemli yanı, bu kadar
erken bir dönemde, ahşap direkli ve düz çatılı
bir cami olmasıdır.
ASLAN CAZİP TÜRBESİ
Afganistan’da, Tus
şehrindedir. 11. yy. Tuğla. Tus şehri valisi
Aslan Cazip, 997-1028 yılları arasında
yaşamıştır. Kare biçimli, tromplu kubbeli bir
yapıdır. Kubbeye tromplarla geçilmiştir. Bu
tromplar sivri kemerlidir. Trompların altında da
bir çiçekli kufi kitabe şeridi yer almaktadır.
Bu çiçekli kufi kitabe şeridinin altında ayrıca
tuğla süslemeler yer almaktadır. Kubbe içinde,
tuğladan balıksırtı süslemeler vardır. Bu
süslemeler aynı zamanda daire oluşturmaktadır.
Kubbe eteğinde, bir kufi kitabe şeridi ve altta
da tromplar yer almaktadır.Tromplar, iki kitabe
şeridinin arasındadır.
BUST KALESİ
Günümüze sadece sivri
kemerli girişi kalmıştır. Bu sivri kemerli
girişin 12. yy.’a tarihlenen bir camiye ait
olduğu düşünülmektedir.
CAM MİNARESİ
Afganistan’dadır. 1957’de
keşfedilmiştir. Gaznelilere ait olup olmadığı
tartışmalıdır. 12-13. yy. Cam şehri daha sonra
Gurluların eline geçtiğinden tam bu geçiş
aşamasında yapılmıştır. Kitabesinde 1153-1224
tarihleri vardır. Gövdesi 4 bölüm halindedir ve
hepsi silindiriktir. Yukarı doğru incelmektedir.
Alt gövdede yıldız, kemer ve eşkenar dörtgenler
oluşturan ve yukarı doğru uzanan şekillerle
birbirine bağlanan tuğla hamuru süslemeler
meydana getirilmiştir. Bu şeritler arasında
kalan bölgelerde geometrik süslemeler vardır.
Daha yukarıdaki süslemelerse aşağıdaki
gövdedekilerden farklı olarak şeritler halinde
gitmektedirler. Alt gövde üzerinde sırlı
tuğladan kesme bir kufi kitabe kuşağı,
mukarnasvari süslemeli bir kısım vardır. Ondan
sonra da diğer gövde başlamaktadır. Bu ikinci
gövdenin üzeri şeritler halinde süslenmiştir. En
üstteki kısımda şerefe vardır. Şerefe,
kemerlerle etrafa açılmaktadır. Bu minarenin
etrafında bir cami olduğu düşünülmektedir.
Caminin adı ‘Gıyaseddin Muhammed’.
LEŞKER-İ BAZAR ULU CAMİİ
Gazne’dedir. 11. yy. Büst
Kalesi’nin yanındadır.İki nehir arasında
bulunmaktadır. Tuğla. Kazılarda, sadece temel
düzeyinde ortaya çıkarılmıştır. Küçük ama önemli
bir camidir. Kazılarını, Fransız arkeolog
Schlumberger yapmıştır. Sultan Mahmut dönemine
ait bir camidir. Enine yatık dikdörtgen bir
şeması vardır. Mihrap duvarına paralel uzanan
ayaklarla ikiye ayrılmış bir sahını
bulunmaktadır. İnce ve uzun bir yapıdır.
Ölçüleri 86×10.50 metredir. Mihrap önü
kubbesinin erken ve en güzel
uygulamalarındandır. Bu kubbe, ikisi mihrap
duvarına gömülü 6 ayak üzerindeki kemerlerin
sağladığı sistem üzerine oturur. Selçuklulardan
önce mihrap önü kubbesi iyi bir şekilde ele
alınmıştır. Gerek mihrap önü kubbesi, gerekse
sahının mihraba paralel bölümlere ayrılması, pek
çok yapıda etkili olmuştur. (örneğin Şam Emeviye)
Daha geç dönemlerdeki Anadolu Türk mimarisinin
bazı yapılarına da bu şema uygulanmıştır. Öte
yandan Selçuklulardaki İsa Bey Camii’nde de bu
uygulama görülür. Bu yapı daha sonra Gurlular
tarafından tahrip edilmiş, Moğollar ise tamamen
yıkmıştır. Cami, Güney Sarayı’nın avlu duvarına
yaslanmaktadır. Çatısının düz olması
muhtemeldir. Bazı araştırmacılar, küçük
kubbelerle kaplı olduğunu düşünmektedir
LEŞKER-İ BAZAR SARAYI
Afganistan’da, Bust
şehrinin yakınındadır.En Önemli yapıları “Orta
Saray” ve “Güney Sarayı”dır.
GÜNEY SARAYI:
11. yy. Sultan Mahmut ve
Mesut döneminde yapılmıştır. Kuzey kısmı nehre
doğru açılır. Diğer kısımlar payandalarla
desteklenmiştir. Ortada 63×48.8 metre
boyutlarında bir avlu bulunmaktadır. Avluya
açılan eyvan denilebilecek mekanlar mevcuttur.
Dört eyvanlı avlu şemasını anımsatır. Kuzey
eyvanı daha büyüktür. Bölümlerin bazılarının
kendi içlerinde de avluları vardır.(Topkapı
Sarayı gibi)Güney kesimindeki mekan önemlidir.
Bir orta kesime açılan 4 eyvan şeması görülür.
Haç şeklindedir. Kazılarda havuzlar, su
sistemleri ve kanallar ile döşeme mozaikleri
kullanıldığı anlaşılmıştır. Ortada havuz yer
alır. Buradaki havuz düzenlemesi, Anadolu
Artuklu saraylarında görülür. Kuzeyindeki kısım
muhtemelen taht salonudur. Burada freskler yer
alır. Bu fresklerde askeri kimlikli figürler
vardır. Bu figürlerin yüzleri daha çok profilden
verilmiştir ve başlarında haleler vardır. Göğüs
kısımları önden verilmiş. Canlı renkler
kullanılmış. Pantolon, çizme, kaftan giymiş
figürler de vardır. Bazılarının ellerinde avcı
kuşlar vardır. Uygur fresklerine benzer. Bu
figürlerin, Sultan Mahmut’un ordusunu tasvir
ettiği öne sürülmüştür. Ayrıca ştuko süslemeler
de görülür. Bunlar genelde rumi dolgulu
geometrik süslemelerdir.
ORTA SARAY:
Güney Sarayı’ndan daha
küçük ölçülerde bir yapıdır. Ana merkeze açılan
4 eyvan şeması görülür. İki katlıdır ve köşe
kuleleri çok iridir.
MEDRESELER
En çok örnek Nişabur
şehrindedir : Mısır Bin Sebug Tigin’in
yaptırdığı medrese Ebu İshak El İsfarini’nin
yaptırdığı medrese Ebu Sahad İsmail El-Astronobadi’nin
yaptırdığı medrese El Beyhaki’nin yaptırdığı
medrese
EL BEYHAKİ :
Kalıntı olarak
Gaznelilerden geldiği düşünülen tek medrese.
Aslan Cazip’in yanındadır. Avlu etrafında
mekanların olduğu iddia edilmiştir. 1913’de
krokisi yapılmıştır
RIBAT-I MAHİ
Afganistan’da, Seras yolu
üzerindedir. 1019-1020. Sultan Mahmut,
Firdevsi’nin hatırasının devamı için
yaptırmıştır. Tuğladan. 70.68×71.92 metre
boyutlarındadır.Kare planlı, tek üniteli bir
yapıdır. Köşe kuleleri vardır. Dört eyvan şeması
görülür. Revaklı avlunun etrafında dikdörtgen
odacıklar vardır. Duvarlarda da yarım daire
şeklinde payandalar bulunmaktadır. Eyvanlar
beşik tonozla örtülüdür. Arka bölümde de kubbeli
bir alan vardır. Kubbe ve arkasında eyvan şeması
ilk kez burada ortaya çıkmıştır.Giriş, taç
kapılıdır. Kapı, dışa taşkın ve köşeleri
yuvarlatılmıştır. Girişin iki yanında birkaç
mekan daha vardır.Avluya açılan mekanların hemen
arkasındaki dikdörtgen mekanlar beşik tonozla
örtülüdür. Burası insanların konaklaması
içindir. Öndeki mekanlar içe dışa açılır
şekildedir. (Köşedekiler hariç) Mekanlar genelde
küçük kare veya dikdörtgen halindedir. Bu şema,
Selçuklulardaki ilk camileri oluşturuyor.
Yapının içinde, tuğladan süslemeler vardır.
Bitkisel dolgulu geometrik süslemeler ve çiçekli
kufi yazılar görülür.
SULTAN BEHRAMŞAH MİNARESİ
1117-1149 arasında
yapılmıştır. Afganistan’da Gazne şehrindedir.
Diğerine göre daha sade süslenmiştir. Eski
yazıtlarda Sultan Mahmut’a ait olduğu kabul
edilir ve zafer kulesi olduğu söylenirdi. Daha
sonra, kitabesi bulunmuş ve Sultan Behramşah’a
ait olduğu anlaşılmıştır. Bunun da üst tarafında
silindirik bir bölüm varmış ama şu anda
yıkılmıştır. Süsleme tarzı, diğerinden biraz
daha farklıdır. Daha uzun dikdörtgenler
halindedir. Bu kısım, tuğlaların değişik tarzda
yerleştirilmesiyle süslenmiştir. Üst kısımda
yazı kitabesi de vardır. Bu da sekizgendir.
Üzeri levhalar halinde süslenmiştir.
SULTAN MESUT 3 MİNARESİ
Gazne’dedir. 1115. Gövde
yekpare değildir.Alt kısmındaki bazı süslemeler
tamamlanmamıştır. Alttaki gövde, en geniş
kısımdır ve keskin 8 köşeli yıldız şeklindedir.
Üst kısmı ise silindiriktir. En altta taştan bir
kaidesi vardır. Yüzeyleri, kare şeklinde
panolarla işlenmiştir. Bunlar terracota
tekniğiyle yapılmıştır. Panolar içinde bitkisel
motifler ve yazılar vardır. Diğer alanlar
geometrik motiflerle kaplıdır. Geometrik
motifler daha çoktur. Üstteki silindirik kısımda
da geometrik ağırlıklı süsleme ve kufi kitabe
vardır.
SULTAN MESUT 3 SARAYI
1112. Afganistan’dadır.
1957-1958 yıllarında başlayan kazılarda İtalyan
arkeologlar tarafından çıkarılmıştır. Bir mihrap
nişi üzerinde bulunan bir yazı ve tarihten
dolayı 3: Mesut dönemine tarihlendirilmiştir.
Yazıda 1112 tarihi vardır. Ayrıca Hüseyin Bin
Mübarek adı yer almaktadır. Bu muhtemelen
yapının mimarının adıdır. 4 eyvanlı bir avlusu
vardır. Mekanlar avlu etrafındadır. Muhtemelen
güneyinde taht salonu vardır. Bir duvarı
düzensizdir. Avlunun bir köşesinde 4 ayaklı,
dikdörtgen , düz çatılı bir cami olduğu
düşünülmüştür. Avlu 50.60×31.90 ölçülerindedir.
Duvarlarda süslemeler vardır. Özellikle
avlusunda, üst tarafta terracota ve ştuko
süslemeler görülür. Avluyu çeviren duvarların
altında süslemeli mermer levhalar vardır. Bunlar
44 tanedir. Levhaların üst tarafında çiçekli
kufi kitabe şeridi, ortada lotus ve rumi
süslemeler, en üstte de kıvrık dal motifleri
vardır.
Modern Mimari Nedir
20.Yüzyılın Modern Mimarlık
Akımları: 1897 yılında J.J. Thomson elektronu
buldu. Artık atom Grek asıllı adından sanıldığı
gibi bölünmez değildi ve böylelikle yeni bir çağ
açılmış ve beraberinde modern fiziğin temelleri
atılmış oluyordu. Sanat tarihçiler modern
sanatla modern fiziğin aynı zamanda doğduğunu
çünkü ikisinin de aynı düşünceden başladığını
savunurlar. Mimari akımların her birinin de
yaşandığı dönemde görülen sanat akımlarıyla
bağlantıları vardır.
1-FÜTÜRİZM: (1909)
20.yüzyılın ilk on yılı
içinde gelişen sanat ve mimarlık dünyasının en
ilerici , en yenilikçi , özgün ve ileri
hareketidir. 20 şubat 1909 ‘da yayınlanan
1.fütürist manifestosu (bildirgesi) onların
estetik anlayışlarını şöyle ifade eder. “Biz
tehlike , enerji ve yalınlığın şarkısını
söyleyeceğiz ve açıklıyoruz ki dünya yeni bir
güzellikle zenginleşmektedir. Hızın
güzelliğiyle, yılankavi egzos borularından çıkan
patlayıcı nefesiyle bir yarış otomobili
kükreyerek giderken makinalı tüfek gibi sesler
çıkaran bir otomobil antik güzelliğin simgesi
olan Yunan heykellerinden kat kat güzeldir. “
Mimari alanda Antonio Santella ve Mario
Chiattone fütürizmin anlayışına uygun eserler
ortaya koymağa çalışırlar. Santella projelerini
hazırladığı Citta Nuova ‘da göktırmalıyanlar,
metrolar, asansörler, farklı boyuttaki trafik
şeritleri gibi ilginç ve yeni fikirler
kullanmıştır ve konuyla ilgili olarak “Modern
kentlerimizi muazzam bir tershane gibi yaratıp
yeniden inşa etmeliyiz. Her yer hareketli ve
dinamik, modern binalar ise dev bir makine gibi
olmalıdır.” Ancak onun bu radikal ve ilerici
görüşleri 50 yıl sonra Paris’teki Pompidou iş
merkeziyle bir ölçüde gerçekleşecektir. Ona göre
mimarlık sadece fayda ve pratikliğin kuru bir
birleşimi olmayıp bir sanattır. Buda sentez ve
ifade demektir. Santella geçmişin klasik ve
statik estetiğine karşı çıkmakta ve
taraftarlarıyla beraber “ Mimari Dinamizm “
dediği değişim ve hızdan kaynaklanan canlı bir
estetiğe ulaşmaya çalışmaktadır. Yine ona göre
eğik ve eliptik çizgiler öz tabiatlarından
dolayı dinamik olup dik ve yatay çizgilere göre
bin kat fazla duygusal güce sahiptir ve dinamik
bir mimari onlarsız düşünülemez.
2- NEO-PLASTİSİZM : ( De
Stil ) (1917)
20. yüzyılın
anti-natüralist soyut sanat anlayaşındaki
topluluklardan biride Hollanda’da Piet Mondrian
gibi ressamlar, Gerrit Rietveld gibi mimarlar,
heykeltraş Vantangerlo, Hugo Ball, Jean Arp gibi
şairlerin başını çektiği grup 1917 yılında
çıkardıkları De Stil dergisinde görüşlerini
ifade ederler. Topluluk elemanlarından Doesburg
ve Mondrian yeni hareketin teorik ilkelerini
ortaya koyma ve bu ilkeler doğrultusunda eserler
vermekte grubun önde gelen kişileri olmuşlardır.
Mondrian’ın tüm resimlerinde aynı espri hakimdi.
Beyaz bir fon üzerinde nötr biçimler olarak
adlandırdığı kareler, dikdörtgenlerden oluşan
kompozisyonlar yapıyor, daima dik açılı düzende
çalışıyor ve bunları kırmızı, mavi, sarı
renklerle boyuyordu. Ara çizgilerde siyah, beyaz
veya griden oluşuyordu. Mondrian’ın bu ısrarlı
tutumunu daha da uç noktalara götüren Kasimir
bütün tual üzerine tek bir kare koyarak total
rasyonalizme ulaşmıştır.
De Stil’ in etkileri mimarlık alanında önemli
olmuş ve onun değerleri ön plana alınarak
Bauhaus ekolüne kadar ulaşmıştır. 1920’lerde Le
Corbusier tarafından savunulan Punizm, Mies Van
der Rohe tarafından daha da ileri götürülmüş ve
Mondrian-Kasimir etkileşiminde olduğu gibi Le
Corbusier – Van der Rohe etkileşiminde I.T.T.
mimarlık okulu binasında total bir mekana yani
tüm binanın bir dikdörtgen prizma mekan
şeklindeki ifadesine ulaşılmıştır. Yani saf,
yalın, soyut, geometrik, dik açılı, biçimlerle
kompozisyon yaratmak. Doesburg mimarilerini
karşıt-kübik olarak niteleyerek şöyle açıklar :
Buda fonksiyonel mekan hücrelerini kapalı bir
küp içinde dondurmaya çalışmaktan kaçınmak
demektir. Bunun yerine taşan düzlemlerden
balkonlarda olduğu gibi fonksiyonel mekan
hücrelerini küp yada yapı merkezinden dışarı
doğru merkezkaç kuvvetin etkisiyle fırlatır ve
böylece yükseklik, genişlik, derinlik ve zaman
yaklaşımlarıyla yeni plastik ifadeler elde
edilir. Böylece mimaride aşağı –yukarı uçan bir
görünüm kazanır ki buda doğanın yer çekim
yasalarına karşı gelmektir, harekettir. Doesburg
bu ifadesiyle bilinen geometrik formlara karşı
çıkmaktadır.Amerikalı Frank Lloyd Wright ,
Doesburgun teorisini geliştirmiş ve onu “kutunun
parçalanması” diye adlandırmıştır. Ayrıca Wright
ünlü Şelale Evini de bu teorinin ışığında
tasarlamıştır. Teoriyle ilgili olarak Doesburg
“önceden kararlaştırılmış tip” form anlayışına
diğer deyişle tümdengelim yaklaşımına karşı
çıkmakta ve “dıştan” kaynaklanan geleneksel
estetik ağırlıklı mimari tasarım yöntemini
reddetmektedir. ona Göre mimar yaratacağı
binasının bitmiş formunu önceden tayin
etmemelidir. Çünkü bu durum tümdengelim bir
davranış olup bazı estetik formülleri peşinen
kabul etmek demektir. Doesburg mimarın pratik
yaşam isteklerinden yola çıkmasını ister.
Böylece içten dışa gelişen mantıksal adımlarla
problemi parçalara bölerek çözüm arama yöntemi
gelişir ki bu işlevci ve tümevarımcı bir
yaklaşımdır. Bu yöntem sonucunda mimari forma
ulaşılır. Bu nedenle tümdengelim yönteminde form
verme söz konusu iken, tümevarımda ise form
bulma söz konusudur. Ancak mimarlık hem
fonksiyona hem de estetiğe cevap vermek üzere
çift amaçlıdır. Dolayısıyla mimari bir eserin
başarılı sayılabilmesi için işlevsellik ve
güzellik kriterlerini bir arada bulundurmalıdır.
Ancak yinede De Stilcilerin yönteminde bile
tasarım aşamasının sonunda inşaat aşamasına
geçmeden form belirlenmiştir. Fran Lloyd
Wright’ın 1936’da Pennysylvania’ da
gerçekleştirdiği Şelale Evinde Doesburg’un
teorisinde belirttiği gibi fonksiyonel mekan
birimleri küpün yada yapının merkezinden dışarı
doğru fırlamış ve mimari eser uçan bir görünüm
kazanmıştır. Tarih boyunca geleneksel şekilde
toprağa bağlanmış tüm kütlesiyle yere oturmuş
binalar bu kütlelerde olduğu gibi topraktan
kurtulma çabasında olup tıpkı bir ağaçta olduğu
gibi toprağa minimum temas eden ve yukarı doğru
genişleyen bir biçim kazanmaktadır. Betonarme,
çelik gibi çağdaş malzeme ve teknolojilerle bu
yeni fikirler hayata geçirilmeye başlanmıştır.Portoghesi
ve Vittoria Gigliotti’nin StMarinella’daki
apartmanı ve Mashe Safdie’nin Montreal’deki
toplu konut yapılarında önceden belirlenen bir
form anlayışı yoktur. Ana kitleden fırlayan
fonksiyonel mekan birimleri bütüne yada mimari
forma dinamizm kazandırmaktadır. Önceden
belirlenmemiş bu tasarım yöntemiyle varolacak
sonuçta bir defaya özgü orijinal bir form
olacaktır.Bazı mimarlarda bina cephelerini bir
Mondrian ve Doesburg resmi gibi ele almışlardır.
Gerrit rietveld’in Hollanda Utrecht’teki
Schröder evi, De Stil grubunun mimari ölçekte
iki boyutlu ifadesi vardır. Dikdörtgen ve
karelerle yapılan dik açılıcephe
kompozisyonunda, renklerde aynı espri
çerçevesinde kullanılmıştır. Sarı, kırmızı,
mavi. Bu tutumun aşırı bir örneği olarak bina
cephesini adeta soyut bir Mondrian resmi gibi
ifade eden Paul Rudolph’un tasarladığı evi
gösterebiliriz. Binaya dıştan bir eklenti
niteliğinde olan ve iç fonksiyondan
kaynaklanmayan bu tür biçimci bir tutumun mimari
başarı kriterleri arasında yer alması
kuşkuludur.
3- FONKSİYONALİZM:
İşlevsellik çağdaş
mimarinin dayandığı temel tasarım ilkelerinin en
önemlilerinden olup Amerikalı mimar Louis
Sullivan tarafından mimarlıkta kullanılan “biçim
işlevi izler” sloganına dayanır. Gerçektende
pratik işlevlere çözüm arayarak yola çıkan bir
tasarımcı işlevsel yöntemle bir biçime ulaşır.
Ve bu biçim yada form mimarlığın ana
kriterlerinden ilki olan işlevselliği yerine
getirir. Eğer bu biçim sağlam inşa edilmişse
rüzgar, zelzele gibi güçlere dayanabiliyorsa
işlevsel bir form yani bir bina yaratılmış
demektir. Ancak bu yapının estetik değerlerinin
büyüklüğü onun mimari değerlerinin de ölçütü
olacaktır. Bu değer yüksek düzeydeyse mimarlıkta
yüksek, orta ise mimarlıkta ortadır. Eğer bu
değer olumsuz ise mimarlıkta olumsuzdur.
Dolayısıyla ortada güzel olmayan mimarlıktan
uzak bir yapı vardır.
4- PURİZM:
Bu akım Le Corbusier ve
Amedeé Ozenfant tarafından yaratılan bir hareket
olup ikili düşüncelerini 1918’de beraber
yayınladıkları Aprés Le Cubism (kübizmin
sonrası) adlı kitapta açıklamışlardır. Bu kitap
Volter’in bir ifadesi ile başlar; ”Gerileyiş
işin kolayına kaçmanın , iyi yapmaktaki
tembelliğin, güzele olan ilgisizliğin ve acayip
zevklerin bir ürünü olarak ortaya çıkar.”
Kitabın son cümlesi ise puristlerin konuya
yaklaşımını verir. Bir sanat eseri
“Rastlantısal, seri dışı, izlenimci, tepkici ve
pitoresk(sevimli) olmamalı ama bunlara karşın
genelleşmiş , statik ve değişmezliğin bir
ifadesi olmalıdır.” Açıkça belirtildiği üzere bu
ikili sanatta evrenselliği, durağanlığı
savunmakta, kişiselliğe ve dinamik davranışlara
sırt çevirmektedir. Bu kitapta ilginç bir
değerlendirme vardır. “Bana Amerika’dan
getirdiği fotoğrafları gösterdi –buğday
siloları- bunlar sanatçılar tarafından değil ama
tanınmamış mühendisler tarafından tasarlanmıştı.
Onların üstün güzelliği beni çarptı. Zaten az
olan süslemelerini boya ile örtünce purist bir
tasarım meydana geldi. Purizmin ideolojisi
içinde güzellik; saf, yalın birincil formlarda
bulunmuştu. Küpler, koniler, silindirler,
piramitler en güzel formlardır.” Corbusierin
güzellik anlayışının kökleri antikiteye kadar
gider. Sümerlerden, eski Mısır, eski Yunan’dan
gelen Rönesans’ta tekrar ortaya çıkan ve genelde
klasik olarak adlandırılabilen bu anlayış 20
yüzyıl sanatında Corbusierin öncülüğünde
Purizmadı altında devam etmektedir. “Yalınlık
yoksunluk demek değildir; amacı saflıktır,
arındırmaktır.”Puristler için form birincil ve
ikincil olmak üzere ikiye ayrılır. Örneğin bir
küp herkes için aynı plastik anlamı taşır. Oysa
spiral bir form bazıları için yılanı ve bazıları
içinde bir girdabı anımsatabilir. Bu tür
formlarda ikincil formlardır. Birincil formlar
purist yapıların esası olarak kabul edilir.
Corbusier 1911’de İstanbul’a geldiğinde
camilerin bir analizini yapmıştır. “kütlelerinde
geometrinin disiplini vardır:kare-küp-küre,
planda ise tek eksene göre dikdörtgenvari bir
kompleks. Dolayısıyla Corbusier’in Osmanlı
Mimarisinde purizm ilkelerini bulduğunu
söyleyebiliriz. Purizmin formları kişisel
formlar olmayıp anonim, evrensel, genel-geçer,
rasyonel formlardır ve bunlarla yapılan sanat
eserleri ve kompozisyonlarda evrensel olacaktır.
Böylece purizm rasyonalizme yol açıyor ve
giderek “uluslar arası mimarlık akımı”
doğuyordu. LE CORBUSİER:Corbusier’in purist-rasyonalist
karakterde verdiği eserler 1920-1950 arası onun
klasik dönemini içerir. Bu eserler arasında
Citrohan Evi(1920), Centro Soyuz(Moskova-1928)
ve göreceğimiz eserler sayılabilir.
VİLLA SAVOYE: (1929-1931)-Poissy
Ev yerden yükseltilmiş bir kutudur ve çepeçevre
şerit şeklinde olan sürekli pencereleri vardır.
Le Corbusier yapıda U biçiminde olan 1.kat
planını bir kareye tamamlamış böylece oluşan
kübün pencereleme şeklini de yatay bantlar
şeklinde ifade etmiştir. Diğer bir deyişle
binaya dıştan baktığımızda üstü açık balkon
bölümünü göremeyiz. Çünkü bu bölümün cepheleri
de salon pencereleri gibi gösterilmiştir. Kübün
4 cephesinde kesintisiz dönen yatay pencere
bantlarının arkasında farklı hacim ve işlevler
yer almıştır. Küp formu yalnızca çatı katındaki
güneşlenme yerini çevreleyen silindirik
duvarlarla bozulmakta ve statik değişmez kütle
bir ölçüde hareket(dinamizm) kazanmaktadır. Bina
geometrik oranlarıyla geçmişe bağlanırken
geleneksel yapılarda olduğunun tersine yere
bağlanmamış yerden koparılıp ince kolonlar
üzerine alınarak adeta uzayda-boşlukta durması
sağlanmıştır. Renk olarak beyazın seçilmesi
doğanın ve gökyüzünün değişen renkleriyle bir
tezat oluşturması ve yapının uzaklardan fark
edilmesini sağlamıştır.
Corbusier’in bu yapısı
çağdaş mimari ve teknolojiyle , çağdaş
konstrüksiyon arasında 5 noktada bağlantı
kurmuştur:
1-Kolonlar bütün yükleri alarak taşırlar ve
duvarları taşıyıcı olmaktan kurtarırlar.
2-Yapının taşıyıcı iskeleti ve duvarları
fonksiyonel yönden birbirinden bağımsızdır.
3-Bağımsız plan:Betonarme iskelet sadece bir
teknik özellik olarak değil aynı zamanda estetik
bir öğe olarak kullanılmıştır. Bölme duvarları
ise iç mekanı tanımlayıcı öğelerdir ve bu tarz
yapıların çok katlı örneklerinde kat planlarının
her katta değişik olarak düzenlenebilmesi mümkün
olmaktadır.
4-Bağımsız cephe.
5-Çatı bahçesi:Bu yapıyla düz çatılar
kullanılabilir hale gelmiştir. Ayrıca çatıda
binanın zeminde kapladığı kadar bir alanda bahçe
yapma imkanı doğmuştur.
Corbusier Paris’teki
İsviçre talebe yurdu binasının da saf dikdörtgen
prizmatik kütleyi güçlü kolonlar üzerinde
yükselterek zemini boş bırakmıştır. Bu binada
merdiven, asansör, tuvalet gibi ikincil işlev
elemanları(servis mekanları) ikincil formlarla
ayrı bir parça olarak ana kitleye bağlanmıştır.
Böylece “saf prizma” etkisi ikincil formlarla
zenginleştirilirken tasarım yöntemi de tümevarım
yönünde ağırlık kazanmıştır. Corbusierin
Marsilya’da gerçekleştirdiği toplu konut binası
da önceki yapılarla aynı ilkelere dayanır. Saf
prizma, sağlam kolonlar üzerinde yükseltilerek
zeminden koparılmıştır. Prizmanın dış örtüsü ise
balkonlar ve güneş kırıcılar dolayısıyla üç
boyutlu olup bu cephelere gölge ışık etkisinin
hareketliliğini kazandırmıştır.
LUDWİG MİES VAN DER ROHE:
FARNSWORTH EVİ:
Bu yapı Corbusier’in
yapılarında olduğu gibi geleneksel şekilde temel
duvarlarıyla yere bağlı olmayıp çelik kolonlar
üzerinde topraktan ayrılmış camdan, saf, yalın,
dikdörtgen bir prizmadır. Sanatçı bütün
eserlerini en ince noktasına kadar düşünmüş ve
tasarladığı “cam kutular” usta bir kuyumcunun
yonttuğu kristaller gibi değerlendirilmiştir.
Van der Rohe’un eserlerini
iki şekilde inceleriz:
1-1937yılına kadar süren
Avrupa’daki çalışmaları:
Berlin (1919-1921) : 2cam
gökdelen projesi
Stuttgart (1927) : Weissenhof Sitesi
Krefeld (1928) : Lange evi
Barcelona (1929) : Almanya Pavyonu
Çekoslavakya (1930) : Tugerdhat Evi
“ (1931-1938) : Avlulu Ev Projeleri
2-1937 yılında politik
baskılar sonucu Almanya’yı terk edip ABD’ye
yerleşir ve çalışmalarını burada sürdürür.
İllinois Teknoloji
Enstitüsü
Chicago Konutlar (1948-1951-1957)
Farnsworth Evi (1950)
Almanya (1953) : Mannheim Tiyatro Binası
Chicago (1954) : Kongre Salonu Projesi
Küba (1959) : Bacardi Bürosu
Newyork : Citrohan
Berlin (1968) : Milli Galeri
Rohe tüm bu eserlerde daima
dikdörtgen prizmatik formları yalın ve saf
biçimde kullanmış ve düşüncesini şöyle
açıklamıştır “Biz formel problemlerle uğraşmayı
kabul ediyoruz.” Böylece mimari formu en baştan
kabul eden sanatçı için formel problemler
gerçekten söz konusu değildir. Sanatçı yaptığı
işi “ilginç olmak istemiyorum, iyi olmak
istiyorum” sözleri ile özetler. Oysa dönemin
ünlü bir eleştirmeni sanat eserini şöyle
tanımlar:” sanat eseri dinamik olmalıdır
seyircinin dikkatini çekmeli, heyecanlandırmalı,
belli bir duyguyu hayata geçirmelidir.”
WALTER GROPİUS:
Fogus ayakkabı Fabrikası: (Alfeld) : Sanatçının
ilk önemli eseridir. Adolf Mayerle birlikte
tasarladıkları yapıya esas itibariyle cam ve
metalden oluşan bir perde cephe giydirilerek
yalın, saf, net bir çözüm elde edilmiştir.
Simetri, statik denge gibi ilkeler kompozisyona
hakimdir.
Bauhaus Binası : (1926) : Burada ise bu kez
birden fazla yalın dikdörtgen prizmayı birbirine
ekleyerek daha dinamik bir kompozisyon elde
etmiş ve kendi deyişiyle simetrinin yapmacık
anlamsızlığı yerini serbest asimetrik
gruplaşmanın canlı ve ritmik dengesine terk
etmiştir.
5- Ekspresyonizm: (1918)
(Dışavurumculuk)
20. yüzyılın başlarında özellikle Almanya’da
gelişen ve kubizm, putirzm, neoplastitizm gibi
bir sanat akımı olarak karşımıza çıkar.
Ekspresyonistlere göre sanat eserlerinin tümünde
ifade vardır. Cümleyi ters çevirirsek ifade
sanat eserinde olması gereken bir niteliktir ve
ifadesiz bir sanat eseri olamaz. Bir sanat
eserinin ortaya konmasında farklı aşamalardan
geçilir. İlk aşamada doğadan alınan izlenimlerin
etkisi görülür. İkinci aşamada orijinal tinsel
bir sentez söz konusudur. Üçüncü aşamada bu
özgün ifadeye bir haz duygusu katılır. Son
aşamada sanatçı yarattığı bu alt yapıyı ses,
taş, beton gibi fiziksel elemanları kullanarak
somut hale sokarak sanat eserini yaratır. Bu
aşamalardan geçen ,orijinal ifade gücü yüksek
mimari eserlerde üstün estetik değerlere sahip
olarak nitelenir. Bu türden bir yapının sahip
olması gereken kriterleri Naun Gabo “mutlak
form” olarak adlandırır. Ona göre kendi hayatı
olan, kendi dilini konuşan, kendine özgü
duygusal bir etkisi olan, duygusal gücü tek,ani,
dayanılmaz ve evrensel olan sadece akıl ile
anlaşılmayan formlar mutlak formlardır.
Ekspresyonist mimarlar modern mimarlığın gelişme
aşamalarından geçmişler modern mimarlığın
1920-1930’larda klasikleşen kuralları
çerçevesinde eserler verdikten sonra kendi
kişiliklerini yansıtan özgün ifadeli eserlere
girişmişlerdir. Modern mimarlığın klasik
devresinin olumsuz bir klişe haline gelerek
uluslar arası uslup adı altında kişilikten
yoksun monoton gelişmesi sonucu bölgesel ve
kültürel farkları yok eden bu mimariyi Frank
Lloyd Wright “telefonla nakledebilinecek mimari”
diyerek hafife alıyordu. Ana çizgileri ile
incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari
yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı
geometriciliği şematizmi ile kesin bir çatışma
halinde olup irrasyonel bir tutum içerir.
Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası
üsluba tezat oluştururken mimariye getirdiği
özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek
defalılık kentlerin monoton görünümünü
değiştirdiği gibi onları röper noktası konumuna
da getirecektir. Örneğin Sdney Opera Binası,
Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin
değil bulundukları ülkelerinde simgesi
durumundadırlar.
ERICH MENDELSOHNN:
Einstein Kulesi: Potsdam –
Almanya (1920)
Mendelsohnn’un erken dönem
yapıları ekspresyonizmin güçlü örneklerini
içerir. İrrasyonel bir biçim gösteren yapı tek
bir kütleden oyularak yaratılmış özgün bir
heykeli andırır. Mimarı da yapı için Einstein’ın
izafiyet teorisinin araştırması için inşaa
edilmiş yapı aynı zamanda onun anısına dikilmiş
bir anıttır. Dolayısıyla yalnızca bir mimari
eser olmayıp bir heykeldir de.
FRANK LLOYD WRİGHT:
Guggenheim Müzesi:
(1943-1959)
Biçimsel analizi
yapıldığında yatay bir platform üzerinde
yükselen müzeyi oluşturan ters bir kesik koni
ile idare kısmından oluşan bir yapı olduğu
görülür. Müze mekanı zeminden helezonik şekilde
yükselen bir rampa ile ortasındaki boşluktan
ibarettir.bu iç mekan ve helezonik hareket dış
yapıya da aynen yansımıştır. Yani iç mekan ve
dış kütle özdeştir, birdir. Ters kesik koni
geometrik bir formdur. Spiral ince pencere
bandları içerlek olup formun bütününü bozmaz. Bu
form antik ve geleneksel yığma inşaat
teknolojisine yani zeminden düşey yükselen form
anlayışına terstir. Aşağıda dar fakat yukarıya
doğru genişleyen bir form. Çağdaş teknoloji ile
geliştirilebilen bu form yeni özgün ve heyecan
vericidir. Tüm yapı tek bir malzemeden beyazımsı
bej betonite ile kaplanmış. Brüt betondan
yapılma pürüzsüz yüzeylerden oluşturulmuştur.
Tıpkı heykeltraşın külden yaptığı bir heykel
gibi. Yapı eleştirmenler tarafından “Wright’ın
kente vurduğu son tokat” olarak tanımlanır.
LE CORBUSİER:
Ronchamp Tapınağı:
(1950-1953)
Yeşil bir tepe üzerine inşaa edilen yapı
duvarlarının beyaz rengi, çevresindeki yeşil
örtü ve gökyüzünün değişen renkleriyle tezat
yaratarak binayı belirgin hale getirmektedir.
1944’te yıkılan eskinin yerine yapılan bu kilise
yalnızca 200 kişiliktir. Ancak önemli açık hava
dini törenlerinde kullanılmak üzere doğu
cephesinde bir apsis ve vaaz yeri bulunmaktadır.
Yapı içinde kuleleri aracılığıyla tepeden
aydınlatılan 3 küçük şapel vardır. Eserin en
çarpıcı yanı dik açıyla alakası olmayan eğrisel
yüzeylerle kavranan bir iç mekandan oluşan
formudur. İrrasyonel form kişiyle doğada oluşmuş
masif bir kaya etkisi uyandırır. Yapı duvarları
topraktan fışkırmış masif görünümler içerir ve
bu duvar üzerinde boşluk oranı %3’ü geçmeyen
farklı boyutlarda çok sayıda pencere açılmıştır.
Yapının duvarları kesin kanıtı olmasa da Akdeniz
mimarisinden esinlenmiş görülür. Ancak masif
duvar görüntüsüne karşı duvarların yığma
olmadığı çelik bir iskelet üzerine taş örülerek
yapıldığını bilmekteyiz ki bu durum mimarinin
1920’lerden beri özellikle Villa Savoy’da
uyguladığı yapı iskeleti ve duvarların görevsel
olarak birbirinden bağımsız olma ilkesi ile
çelişir. Ayrıca Villa Savoy2un zeminden
koparılmış görüntüsüne karşın burada doğa ile
bütünleşmiş bir yapı ilkelerle çelişmektedir.
Yapının çatı örtüsü mimarın anlatımıyla 1946’da
Newyork yakınındaki Long Island’da bulduğu bir
yengeç kabuğundan esinlenerek tasarlanmıştır.
Kalın salt betondan yapılmış görünen bu çatı
örtüsü aldatıcı bir görünüm içerir. Gerçekte
çatı birbirinden 2.26. mesafede 6cm.
kalınlığındaki betondan mamul yapılmış çift
cidardan oluşmaktadır ve her iki tabaka
arasındaki bağlantı kirişlerle sağlanmıştır.
Corbusier 1920’lerde getirdiği purizmin
ilkeleriyle nasıl rasyonel mimarlığın
öncülerinden olmuşsa mimarlığı statikten
dinamiğe yönelten Ronchamp Tapınağı ile
ekspresyonizmin öncülerinden olmuştur. Le
Corbusier’in bu yapısı bir heykel gibi
nitelenebilir ve bu başarısının sırrını
mimarlığının yanı sıra ressam ve heykeltraş
olmasında aramak gerekir. Yapıda geleneksel
klasik simetri ve statik denge anlayışı yerine
dinamik bir denge görülür.
JOHN UTZON:
Sdney Opera Binası:
(1956-1973)
Sanatçı bu eseri ile
mimarlık dünyasını sarsmıştır. Utzon seçimini
baştan yaparak irrasyonel duygusal yönü
seçmiştir. Yapı için düşünülen yer denize uzanan
küçük bir çıkıntıdır. Bu alanda yapılacak bina
için mimarının yaratı ve hayal gücü ona rüzgarda
yelkenleri şişmiş bir gemi görünümü veren
eskizleri çizdirmiştir. Yapının görünen imajının
esas hareket noktası budur. Mimarına göre
“yapıda çatının önemi büyüktür. Çünkü bu bina
yukarıdan da görülecek bir yapıdır. Bu nedenle
ben kare bir heykel tasarladım. Kabuk çatı
örtülerinin beyaz yelken gibi biçimlerinin
limanla olan ilişkileri yatların yelkenleri gibi
doğaldır ve bu yarım adada daha güzel bir siluet
düşünmek güçtür.”
HANS SCHARUN:
Berlin Flarmoni Binası:
(1963)
Projenin esas çıkış noktası geleneksel konser
salonlarında görülen sahnenin yerinin
değiştirilmesi sahnenin ortaya alınarak
dinleyici sıralarının onu dairesel biçimde
kuşatması esas alınmıştır. Mimar biçimi önceden
kararlaştırılmış bu yapıda irrasyonel karşıt
geometrik anlayışla içten dışa doğru gelişen bir
tasarımla yapının kitlesini oluşturmuş. İki
katlı yatay bir platform üzerinde yükselen amorf
irrasyonel formuyla doğadan kendiliğinden
oluşmuş masif bir kaya yada buzdağı
görünümündeki yapının insanların alışageldiği
geometrik formlarla hiçbir ilgisi yoktur. Yapıda
anti-simetrik ve dinamik denge anlayışı başta
gelen özelliktir.
EERO SAARIEN:
Twa Binası: Newyork
(1956-1961)
Yapının hareket noktası mimarın 1956’da bir
restoranda yemek yerken menü kartına çizmiş
olduğu krokilerdir. İrrasyonel anlayışla yapılan
çizimlerde yapının formu kanatlarını simetrik
olarak açmış iki ayağı üzerinde henüz yere
konmuş büyük bir kuş görünümündedir. Ancak yapı
bir kuşa benzediği için değil Gabo kriterlerini
yerine getirdiği için estetik değeri yüksek
mimari bir eser sayılacaktır. Yapı tasarım
safhasında “esin’in” önemini vurgulayan bir
örnektir.
6- POST MODERNİZM:
Post modernizm (1972) özgün
bir mimarlık akışı olmayıp modern klasik devrin
uluslar arası üslubuna bireysel ölçekte tepki
gösteren mimarların oluşturduğu bir harekettir.
Ancak birbirinden habersiz bu mimarlar
arasındaki tek ortak nokta uluslar arası üsluba
karşı çıkmak tepki göstermektir. Dolayısıyla
yaklaşımın özgün bir felsefesi teorisi olmayıp
yalnızca tepkisel niteliktedir. Ancak haklı
tepkilerine karşı tuttukları yol yanlıştır.
Philip Johnson, Mies Van Der Rohe’un
öğrencisidir ve ustası için “Mies bir dahidir
ama artık yaşlandım ve sıkıldım benim yönüm
bellidir. Eklektik gelenek tarih boyunca
sevdiğim şeyleri seçmeye çalışıyorum tarihi
bilmezlikten gelemeyiz” der. Son yapılardan olan
A.T.T. Bina’sının ön cephesi çatıda Barok
çizgilere sahipken büro pencereleri aşamasında
purizmin kübik kütlesini zemin kattaki lobi
girişinde ise rönesansın ünlü yapılarından Pazzy
Şapelinin ( Brunaccellhi) cephesinden izler
görülür. Bu eklektik anlayış kuşkusuz geriye
dönük bir çabanın olumsuz ürünüdür. İnsanoğlu
ileri dönük, yaratıcı, yenilikçi çabalarıyla
mağaralarda yaşamaktan bugüne gelmiştir ve artık
geriye dönemez. Philip Johnson ve Michel Graves
ve beraberindeki mimarlar tüm çaba ve
eskizlerinde eskinin cephe anlayışlarını taklit
etmişlerdir.
7- KONSTRÜKTİVİZM:
Bu akım ikisi de heykeltraş olan Naum Gabo ve
Antoine Pewsner tarafından geliştirilmiş olup
ilkeleri 1920’de yayınlanan “realist manipeshto”
adı altında açıklanmıştır. Gabo bir heykelin
geleneksel şekilde bir kütleyi yontarak meydana
getirebileceğimiz gibi çeşitli elemanların
birbirine bağlanması yöntemiyle de konstrüktiv
bir şekilde gerçekleştirilebileceğini
söylüyordu. Konstrüktivizm estetik açıdan
“mekanik bir estetik” ön plandadır ve bu akımın
mimarlığı çağdaş teknolojiyle dayanır. ressam
heykeltraş ve mimar Vilademir Tatlin, ressam
Kasimir, ressam ve mimar Lissitzky bu akımın
önde gelen sanatçılarıdır. Lissitzky ileri
teknoloji olanaklarının potansiyelini geniş,
cesur, konsol kirişlerle ifade eden binalar
öneriyordu.
Gabo’nun konstrüktiv heykelleri heykel sanatında
bir devrim yaratırken bu tür bir yaklaşım
mimarlık için normal bir olgudur. Ancak burda
yeni olan konstrüktif elemanların estetik ögeler
olarak değerlendirilmesidir. Yoksa strüktür
elemanlarının açıkça gösterildiği mimarileri biz
daha önce gotik mimaride görmüştük.
İstanbulun
Mimari Eserleri Nelerdir
İSTANBUL TOPKAPI SARAYI : 15-19 uncu yüzyıllar
arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde
bulunan Topkapı Sarayı, labirentleriyle, Boğaz,
Haliç ve Marmara Denizi’nin sularının karıştığı
noktada, bir kara parçası üzerinde yer
almaktadır. Yeni sarayın (Topkapı Sarayının)
yapımına 1466′dan sonra başlanmış ve Fatih
ölmeden birkaç sene önce 1478′de tamamlanmıştır.
Bu saray diğer Avrupa Sarayları gibi tek bir
binada olmayıp çeşitli köşk ve dairelerden
oluşmuştur. İlk olarak yapılan Çinili Köşk Sırça
Saray’dır ve 1472′de bitmiştir.
Orta Asya mimarisi
karakterinde ve iki katlı köşk 1875′te
Arkeoloji, 1908 senesinde de Türk İslam Eserleri
Müzesi olmuştur. 1953′te ise Fatih Eserleri
Müzesi olarak açılmıştır. Çinili Köşkü,
Kubbealtı Arzodası, Hasoda, Hazine, Kiler ve
Seferliler gibi koğuşlar, mutfakların bir kısmı,
hastalar odası, hamam şimdi kütüphane olan
Ağalar Cami, ahır ve diğer binaların yapımı
izlemiş ve son olarak da yapı 1478′de Saray
surlarının ve Bab-ı Humayun denen Sultanahmet
yönündeki asıl kapının inşaatı ile
tamamlanmıştır. Fatih devrinde ortalama 750 kişi
olan saray halkı gittikçe artmış ve XIX.
yüzyılda normal günlerde 5000, bayram günleri
gibi fevkalade zamanlarda ise 10.000′i
bulmuştur. Bu sebeple bu saraya zamanla yeni
yeni ilaveler yapılmıştır. Topkapı Sarayı Harem
kısmı III. Sultan Murat devrinde 1574 - 1595
yıllarında yapılmış ve ondan sonra Bayazıt’daki
harem halkı buraya nakledilmiştir. XIX. yüzyıl
başlarında harem halkı 474 kişi idi. Harem’e
girerken Kızlar Ağası Dairesi ve onun üst
katında da küçük şehzadelerle Sultanlar için
Şehzadeler Mektebi vardı. Sarayda zamanla
Enderun Mektebi, Hekimbaşı Odası, Enderun
Eczanesi, iç avlulardaki köşklerle Sarayburnu
sahillerinde yazlık köşkler yapılmış, mutfaklar,
ahırlar genişletilmiş, yeni yeni cami ve
kütüphaneler ilave edilmiştir.
DOLMABAHÇE SARAYI : 19 uncu
yüzyılda Sultan I. Abdülmecit tarafından
yaptırılan Dolmabahçe Sarayı’nın cephesi
Boğaz’ın Avrupa kıyısında 600 m boyunca
uzanmaktadır. Dolmabahçe Sarayı, Avrupa sanatı
üsluplarının bir karışımı olarak 1843-1856
yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan
Abdülmecit’in mimarı Karabet Balyanın eseridir.
Osmanlı Sultanlarının her devirde birçok sarayı
bulunurdu. Ancak esas saray Topkapı, Dolmabahçe
Saraylarının tamamlanmasından sonra terk
edilmiştir. Dolmabahçe Sarayı üç katlı, simetrik
planlıdır. 285 odası ve 43 salonu vardır.
Denizden 600 metrelik bir rıhtımı, kara
tarafında ise birisi çok süslü iki abidevi
kapısı vardır. Bakımlı ve güzel bir bahçenin
çevrelediği bu sahil sarayının ortasında, diğer
bölümlerden daha yüksek olan tören ve balo
salonu yer alır. Büyük, 56 sütunlu kabul salonu
750 ışıkla aydınlanan 4.5 tonluk muazzam kristal
avizesi ile ziyaretçileri hayrete düşürür.
Sarayın giriş tarafı Sultanın kabul ve
görüşmeleri, tören salonunun diğer tarafındaki
kanat ise harem bölümü olarak kullanılmıştır. Iç
dekorasyonu, mobilyaları, ipek halı ve perdeleri
ve diğer tüm eşyası eksiksiz olarak,
orijinaldeki gibi günümüze gelmiştir. Dolmabahçe
Sarayı mevcut hiç bir sarayda bulunmayan bir
zenginlik ve ihtişama sahiptir. Duvar ve
tavanlar devrin Avrupalı sanatkarlarının
resimleri ve tonlarca ağırlığında altın
süslemeleri ile dekore edilmiştir. Önemli oda ve
salonlarda her şey aynı renk tona sahiptir.
Bütün zeminler birbirinden farklı, çok süslü
ahşap parke ile kaplıdır. Meşhur Hereke ipek ve
yün halılar, Türk sanatının en güzel eserleri,
birçok yerde serilidir. Avrupa ve Uzak doğunun
ender dekoratif el işi eserleri sarayın her
yerini süsler. Pırıl pırıl kristal avize, şamdan
ve şömineler sarayın pek çok odasında
güzelliklerini sergiler. Dünyadaki saraylar
içerisinde en büyük balo salonu buradakidir. 36
m. yüksekliğindeki kubbesinden ağırlığı 4.5 ton
olan devasa kristal avize asılı durur. Önemli
siyasi toplantılarda, tebrik ve balolarda
kullanılan bu salon, önceleri alttaki, fırına
benzer bir düzen ile ısıtılırdı. Saraya
kalorifer ve elektrik sistemi daha sonraları
eklenmiştir. Altı hamamdan Selamlık bölümündeki,
eşi olmayan, güzel oymalı alabaster mermerleri
ile dekorludur. Büyük salonun üst galerileri
orkestra ve diplomatlar için ayrılmıştır. Uzun
koridorlar geçilerek varılan harem bölümünde,
sultan yatak odaları ve sultanın annesinin
bölümü ile diğer kadın ve hizmetkarlar bölümleri
bulunmaktadır. Sarayın kuzey eklenti bölümü
şehzadelere tahsis edilmiştir. Girişi Beşiktaş
semtinde olan yapı Resim ve Heykel Müzesi olarak
hizmet vermektedir. Cumhuriyet döneminde,
Atatürk’ün Istanbul ziyaretlerinde ikametgah
olarak kullanıldığı sarayda en önemli olay,
1938′de Atatürk’ün ölümüdür. (Pazartesi ve
Perşembe hariç her gün açıktır.)
ÇIRAĞAN SARAYI : Haliç ve Boğaziçinin en güzel
yerleri sultanlar ve önemli kişilere saray ve
köşkleri için tahsis edilmişti. Zaman içinde
bunların bir çoğu yok olmuştur. Büyük bir saray
olan Çırağan 1910 yılında yanmıştır. Önceki bir
ahşap sarayın yerinde 1871 yIında Sultan
Abdülaziz tarafından Saray Mimar Serkis Balyan’a
yaptırılmıştı. Dört yılda dört milyon altına mal
olan yapının ara bölme ve tavanı ahşap,
duvarlarda mermer kaplıydı. Taş işçiliğinin
üstün örnekleri sütunları, zengin döşenmiş
mekanlar tamamlardı. Odalar nadide halılarla,
mobilyalar altın yaldızlar ve sedef kalem işleri
ile süslüydü. Boğaziçi’nin diğer sarayları gibi
Çırağan da birçok önemli toplantıya mekan
olmuştu. Renkli mermerle süslenmiş cepheleri,
abidevi kapıları vardı ve arka sırtlardaki
Yıldız Sarayına bir köprü ile bağlanmıştı. Cadde
tarafı yüksek duvarlar ile çevriliydi. Yıllar
boyu harabe halinde duran kalıntı büyük tamirler
sonunda yeniden ihya olmuş, yanına ilave edilen
eklentiler ile 5 yıldızlı, güzel bir otele
dönüştürülmüştür.
BEYLERBEYİ SARAYI :
Boğaziçi Köprüsü Asya kulesinin dikili olduğu
Beylerbeyi, Bizanstan beri saraylara tahsis
edilmiş güzel bir semttir. Beylerbeyi Sarayı
1861-1865 yıllarında, eski ahşap bir sahil
sarayının yerinde Sultan Abdülmecit tarafından
yaptırılmıştır. Cephe ve iç dekorasyonda Doğu ve
Türk motifleri, Batı süs öğeleri ile birlikte
kullanılmıştır. Dolmabahçe Sarayının havasını
taşıyan üç katlı yapı, harem ve selamlık
bölümlerini oluşturan 26 oda ve altı salondan
ibarettir. Bu küçük sarayın içi her biri küçük
çapta bir servet olan Bohemya avizeleri, Yıldız
imalatı çiniler ve seramik vazolarla
süslenmiştir.Yaldızlı mobilyaları ile nefis
halıları buraya ayrı bir güzellik vermektedir.
Otantik mobilyalar, halılar, perdeler ve diğer
eşyalar olduğu gibi korunmuşlardır. Denize bakan
cephe süsleri, bakımlı bahçe ve orta bölümdeki
havuzlu salon ile spiral merdivenler dikkat
çeken yerlerdir. Arka yamaçta bir büyük havuz,
teraslar ve türünün güzel örneği at ahırları yer
almıştır. 1970′li yıllara kadar kullanılan eski
yol bir tünel saray bahçesinin altından geçerdi.
Sahilde iki küçük seyir köşkü bulunan sarayda
devlet misafirleri de ağırlanırdı. (Pazartesi ve
Perşembe hariç her gün açıktır.)
YILDIZ SARAYI : Boğaziçine
hakim tepeler ve vadileri kaplayan geniş alan
üzerine serpiştirilmiş, yüksek duvarların
çevrelediği avlular içerisinde köşkler, bahçeler
kompleksidir. İstanbul’un bu ikinci büyük sarayı
günümüzde değişik hizmetlere ayrılmış, bölünmüş
durumu ile gelmiştir. Yıldız Sarayı,
III.Selim’in annesi Mihrişah Sultan tarafından
ilk yaptırılan bir köşkler bütünüdür. II.Mahmut
Yıldız adını verdiği ikinci bir köşk yaptırmış,
bu isim daha sonra Abdülmecit, Abdülaziz ve
Abdülhamit’in hükümdarlığında yaptırılan bütün
gruba geçmiştir. Sultan Abdüaziz zamanında
köşkler çoğalmaya başlamış, Malta, Çit, Çadır,
Şale Köşkleri yapılmış, koru usta bahçevanların
elinde bakir görünüşüne dokunulmadan
düzenlenmiştir. Sultan Abdülhamit, burada 32 yıl
yaşamış, 33 yıllık saltanatında, şehir içinde
şehir gibi olan bu korunaklı sarayı resmi daire
ve haremi olarak kullanmıştır. Yönetim
Kısımları’na ilaveten Yıldız Sarayı’nda birçok
bölüm ve bir de cami bulunmaktadır. 19 uncu
yüzyılın sonunda, II. Abdülhamit zamanında
tamamlanmıştır. Yapıların en büyük ve zarifi
Şale, sultanların nasıl bir lüks içinde yaşayıp
eğlendiklerini göstermektedir. Dünyanın her
yöresinden getirilen çiçekler, ağaçlar ve bodur
bitkilerle bezeli büyük saray parkından Boğaz’ın
panoramik görüntüsü çok güzeldir. Restorasyon
çalışmaları nedeniyle sadece Şale ve park halka
açıktır.
Mimarlıkda
Önemli Olaylar Nelerdir
İkinci Bayezid döneminden 16. yüzyılın sonuna
kadar olan süre, Osmanlı mimarisinin “Klasik
Dönemi” olarak adlandırılır. II.Bayezid ile
başlayan bu döneme, aynı zamanda “Büyük
Külliyeler Devri” de denilebilir. Osmanlı
devleti, Fatih Sultan Mehmed’le birlikte
imparatorluk niteliği kazanmıştır. Erken dönemde
de külliye sayısı hayli çok olmakla birlikte
kent planlamasına pek büyük katkıları yoktu.
İstanbul’un başkent olmasıyla başlayan dönemin
bir ürünü olan Fatih Külliyesi, gerek büyüklüğü
gerek planlamasındaki düzenliliği, gerekse
kentin dini ve kültürel merkezi oluşu ile
Osmanlı mimarisinde bir çığır açmıştır.
Daha sonra II. Bayezid’in
Edirne, Amasya ve İstanbul’da yaptırdığı
külliyeler, bu kentlerin Osmanlı kimliği
kazanmasında önemli rol oynamışlardır.
Edirne’deki 1488 tarihli Bayezid Külliyesi mimar
Hayreddin’in eseridir. Külliyesinin merkezinde
tek kubbeli tipin anıtsal bir örneği olan cami
yer alır. Darüşıifa ve tıp medresesi ise öteki
önemli birimlerdir. Caminin portali cepheye
hakim durumdadır. Mukarnaslı kavsaranın altında
ise kitabe kuşağı yer alır. Edirne Bayezid Camii
oldukça yalın bir görünüşe sahiptir. Kubbeye
geçişi sağlayan bir eleman olan pandantiflerin
çok aşağılara kadar inmesi, aslında yüksek olan
iç mekanda basık bir etki yaratmıştır. Caminin
içinde de fazla süsleme yoktur. Ancak, kapı ve
pencere kanatları dönemin seçkin ürünleridir ve
ahşap işçiliğinin üstün kalitesini yansıtırlar.
Darüşıifa ise külliyenin önemli birimlerinden
biridir. Altıgen planlı ana mekanda huzur verici
bir atmosfer vardır. Bu bölüm akıl ve sinir
hastalarının toplu tedavisi için kullanılıyordu.
Burada müzikle tedavi uygulandığı bilinir.
Avlunun çevresinde ise hasta ve hekimler için
odalar yer almaktadır. Hemen yanında da tıp
medresesi bulunur.
İstanbul’daki IŞ. Bayezid Külliyesi de mimar
Hayreddin’in eseridir. 1501 tarihli külliye,
kentin geçirdiği değişikliklerden etkilenerek
meydanın çeşitli köşelerinde dağınık yapılar
olarak kalmıştır. Cami, medrese, kervansaray,
türbeler ve sübyan mektebi gibi birimlerin
birbiri ile bağıntısını anlamak, bugün için bir
hayli güçtür. Bayezid Camii’nde ortadaki büyük
kubbe, ana eksen üzerindeki iki yarım kubbe ile
desteklenmiştir. Bu plan, daha önce
İstanbul’daki Ayasofya’da da uygulanmıştır.
Ancak burada artık merkezi bir mekan anlayışı
söz konusudur. Mimar Sinan daha sonra bu plan
şemasını Süleymaniye Camii gibi çok önemli bir
yapıda da kullanmıştır. 15. yüzyıldan bu yana
görülen şadırvanlı, revaklı iç avlu, bu dönemden
başlayarak büyük camilerin standart bir elemanı
olarak karışmıza çıkmaktadır. Bu tür avlularda
genellikle son cemaat yerindekiler daha yüksek
olmak kaydıyla sütunlara oturan kubbe ile örtülü
revaklar yer alır. Hemen dikkati çeken eleman
ise camiye girişi sağlayan ve artık klasik
biçimini almış olan taç kapıdır.
Genellikle basık kemerli kapının yukarısında
mukarnaslı bir kavsara yer alır. Bu asıl
portalin yanı sıra avluya üç taraftan girişi
sağlayan taç kapılar da vardır. Bu kapılarda ise
renkli taş kakma süsleme hakimdir.
II. Bayezid döneminde, sultanın yanı sıra devlet
ileri gelenleri de camiler yaptırmıştır. Ancak
bunların sultanların yaptırdığı ve “Selatin” adı
verilen camilerden belli farkları vardır. O
kadar büyük boyutta olmadıkları gibi
minarelerinin sayısı da biri geçmez. Bu tür
camilerden biri de Sultanahmet yakınındaki Firuz
Ağa Camii’dir. 1491 tarihli yapı, tek kubbeli
namaz mekanı ve üç gözlü, kubbeli son cemaat
yeri ile tek kubbeli camilerin tipik bir
örneğidir.
İstanbul’da Çemberlitaş’ın hemen yanındaki Atik
Ali Paşa Camii ise plan açısından ilginçtir. Bu
yapının planı bir bakıma Edirne’deki Üç şerefeli
Cami’nin planına benzer. Ortada kubbeli büyük
bir mekan, yanlarda ikişer kubbe ile örtülü
bölümler yer almaktadır. Böylece enine gelişim
gösteren bir dikdörtgen oluşturulmuştur. Kubbeyi
dört desteğin taşıması ve mihrap önündeki yarım
kubbe ile örtülü bölüm, yapının Üç şerefeli
Cami’den ayrılan yanlarıdır.
16. yüzyılın ilk yarısında İstanbul-Bağdad yolu
üzerinde, ordunun bir günlük yürüyüş sonunda
dinlendiği yerlerde “Menzil Külliyeleri”
yapılıyordu. Bunlardan biri de İstanbul’dan
sonra ilk menzil olan Gebze’deki Çoban Mustafa
Paşa Külliyesi’dir. 1522’de yapımına başlayan
külliye çevresinde bir kentleşmeyi doğurmuştur.
Yapının Mimar Sinan’ın eseri olduğu ileri
sürülür. Ama böyle erken bir tarihte henüz bu
çaptaki eserleri görülmediği için ancak
tamamlanmasında bir süre çalışmış olabilir.
Külliyenin tek kubbeli camii ise daha çok Memlük
tarzındaki taş süslemesi ile dikkati çeker. Bu
malzemenin Mısır’dan getirildiği ileri sürülür.
Gerek içeride gerekse dışarıda kakma taş
tekniğinde geometrik süslemeler yer almaktadır.
İstanbul’daki Sultan Selim Külliyesi, Osmanlı
mimarisinin klasik dönemdeki gelişimini gösteren
örneklerden biridir. Yavuz Sultan Selim
döneminin sonlarına ait olan yapının Kanuni
tarafından babası için yaptırılmış olduğu kabul
edilir. Külliye, adını verdiği semtte,
Çukurbostan diye bilinen açık Bizans sarnıcının
yanındadır. Külliyenin merkezini oluşturan cami,
büyük kubbesi ile tek kubbeli tipin anıtsal bir
örneğidir. Bununla birlikte caminin iki yanında
birer tabhane yer alır. Bir tür misafirhane
denilebilecek bu bölümler, eski dönemlerin
zaviyeli camilerindeki yan mekanların yerini
tutmaktadır. Burada ise bu yan bölümler, dört
eyvan ve köşe odalarıyla başlıbaşına birer
mimari niteliğindedir. Portalin çevresinde yoğun
taş süsleme bulunmaktadır. Burada mukarnaslı
kavsaranın yanı sıra yüzeysel kabartmalarla
süslü duvar payesi, niş, sütunçe gibi mimari
süsleme elemanları karışımıza çıkar. Yapının
tümü küfeki taşından olmakla birlikte süslemenin
yoğunlaştığı yerlerde beyaz Marmara mermeri
kullanılmıştır. Portal bu hali ile klasik
Osmanlı taç kapısı konusunda genel ilkelerin
yerleşmeye başladığı dönemin bir ürünü olarak
nitelenebilir. Yapının avlusu da revağı ve
şadırvanı ile klasik avlulara bir örnektir.
Avluya bakan pencere alınlıklarında yer alan
renkli sır tekniğindeki çiniler bu türün güzel
örnekleri arasındadır. Çinilerin desenleri
birbirinin eşi olmakla birlikte renkleri
farklıdır. Bu çinilerden rumi ve palmet denilen
klasik motiflerin yanında bitkisel süslemeye de
yer verilmiştir. Caminin hemen arkasında yer
alan Yavuz Sultan Selim’in Türbesi ise sekizgen
planı ve kubbesi ile tipik bir Osmanlı
türbesidir. Girişin iki yanındaki çini panolar
adeta birer seccade gibidir. Bunlar, dönemin
renkli sır tekniğinin en seçkin örnekleridir.
Aynı yerdeki ikinci bir türbe ise “şehzadeler
Türbesi” olarak bilinir. Bu türbede başka bir
yerde benzeri görülmeyen taş içine kakma altıgen
çini panolar yer alır.
Osmanlı mimarisinin klasik çağı “Mimar Sinan
Dönemi” olarak da adlandırılabilir. Sinan,
İstanbul’da ilk külliyesini 1539’da Haseki
Hürrem Sultan için yapmıştır. Bu tarihten
başlayarak 16. yüzyılın sonuna değin Osmanlı
mimarisine damgasını vuran bu büyük usta, her
tür yapıda çeşitli plan tiplerini ve örtü
sistemlerini denemiştir. ılk anıtsal yapısı
sayılabilecek olan 1548 tarihli şehzade Mehmed
Külliyesi’nin camiinde, merkezi kub-benin
çevresinde dört yarım kubbe şemasını ele
almıştır. Bu plan tipinde örtü sistemini
taşıyıcı elemanlarda denge sağlanmış, merkezi
mekanda bir bütünlük yaratılmaya çalışılmıştır.
Ancak bu çapta bir kubbeyi taşımak için gerekli
olan iri payelerin arkasında kalan bölümlerin
ana mekana yine de tam olarak katılamadığı
söylenebilir. Bu cami, genç bir şehzadenin
anısına yapılmıştır. Belki de bu nedenle taş
süsleme ile hafif, adeta neşeli bir görünüş
sağlanmaya çalışılmıştır. Bu durum minare
gövdelerinde daha iyi görülmektedir. Caminin
piramit biçimindeki ana kitlesine çeşitli yapı
elemanları yoluyla bir hareket getirilmiş, taş
süsleme ise tüm sınırları belirleyici bir işlev
kazanmıştır. Caminin haziresindeki şehzade
Sultan Mehmet Türbesi’nin dilimli kubbesi ve
renkli taş süslemeleri hareketli bir dış görünüm
sunarlar. Türbenin çinileri ise renkli sır
tekniğinin Osmanlı sanatındaki son ve en zengin
örnekleridir. Geleneksel rumi ve hatai
motifleri, geometrik desenler, yazı frizleri tüm
yüzeyleri kaplamaktadır. Bu çinilerde ayrıca
natüralist süslemeye geçişin habercilerini
görmek de mümkündür.
Şehzade Camii ile aynı tarihe ait olan Üsküdar
Mihrimah Sultan ya da öteki adıyla ıskele Camii
de Sinan’ın yarım kubbe denemelerinden biridir.
Burada topografik durumun zorlaması ile üç yarım
kubbeli bir sistem uygulanmıştır. Aynı nedenle
revaklı avlu da yoktur. Revaklı avlunun yerini
kısmen de olsa ikinci bir son cemaat yeri
durumundaki sakıf almıştır. Bu yapıda da mekan
bütünlüğü için arayışların başarı ile sürdüğü
görülür. Camide pek az süsleme vardır, çini ise
hiç kullanılmamıştır. Ama pencerelerdeki renkli
cam süslemenin kısmen de olsa orijinal olduğu
kabul edilir. Caminin pencereleri bu tür
süslemenin klasik dönemden kalma nadir
örneklerindendir. Ayrıca camideki kaliteli ahşap
işçiliği de klasik dönemin seçkin ürünleridir.
Mimar Sinan’ın yarım kubbeli camileri arasında
en başarılı olanı kuşkusuz Süleymaniye
Camii’dir. Cami aynı zamanda İstanbul’un en
büyük külliyelerinden birinin parçasıdır.
Süleymaniye Külliyesi, gerek yapılarının çokluğu
ve kapladıkları alan, gerekse kentsel planlama
açısından büyük önem taşır. Külliye meyilli bir
araziye yerleştirilmiş ama yine de simetri
uygulanmıştır. Haliç tarafından bakıldığında,
yapıların yerleştirilmesindeki ustalık hemen
ortaya çıkar. Birbirinin görünüşünü kapamayan
yapılar, ortadaki cami ile birlikte tepenin
eğimine uygun olarak kurulmuştur. Caminin genel
kitlesi piramidal olmakla birlikte küçük
kubbeler, ağırlık kuleleri ve payandalarla çok
çekici bir hareket sağlanmıştır.
Süleymaniye Camii iki yarım kubbelidir. Eksen
üzerindeki yarım kubbeler ana kubbeyi
desteklemekte, bu da yanlardaki küçük kubbeler
ve kemerlerden oluşan bir sistem ile
dengelenmektedir. Bu şema Ayasofya modelini akla
getirir. Ama Ayasofya’da hiçbir zaman
sağlanamamış olan statik denge, Süleymaniye
Camii’ndeki en başarılı özelliklerinden biridir.
Bu arada, caminin büyük depremler geçirmesine
rağmen önemli bir hasara uğramadığını, oysa
Ayasofya’nın kubbesinde zaman zaman çökmeler ve
büyük çatlamaların olduğunu da hatırlamak
gerekir.
Süleymaniye Camii, süslemeleri açısından yalın
ve ağırbaşlı bir yapıdır. Kaliteli taş süsleme,
gerek mimarinin kendisinde gerekse mermer mihrap
ve minberde dikkati çeker. Kıble duvarının
pencerelerindeki orijinal renkli camların bir
kısmı günümüze gelebilmiştir. Aynı duvarda çini
de ölçülü bir biçimde kullanılmıştır. Sıraltı
tekniğinin erken örneklerinden olan çinilere
mihrap çevresinde rastlıyoruz. Bu çinilerde, 16.
yüzyılın ikinci yarısında çok görülen kabarık
kırmızı renk ilk kez ortaya çıkmıştır.
Kanuni’nin türbesi de Süleymaniye Camii’nin
haziresindedir. Sekizgen planlı türbe,
çevresindeki sütun dizisi ile öteki Osmanlı
türbelerinden ayrılır. Kanuni’nin eşi Hürrem
Sultan’ın aynı yerdeki türbesinde belki de ilk
kez olarak çinide bahar açmış meyva ağacı motifi
işlenmiştir.
Mimar Sinan bir yandan camilerde ideal mekan
arayışını sürdürürken, bir yandan da çeşitli
plan tiplerini ele almıştır. Bunlar arasında
geleneksel çok kubbeli Ulu Cami tipi de vardır.
Kaptan-ı Derya Piyale Paşa için İstanbul’da
1573’te yaptığı cami de böyle bir denemenin
ürünüdür. Piyale Paşa Camii’nin dikdörtgen
mekanı, iki sütuna oturan kemerler yardımıyla
altı eşit kare bölüme ayrılarak üstleri de birer
kubbe ile örtülmüştür. şaşırtıcı bir dış
görünüşe sahip olan yapının tek minaresi girişin
tam üzerinde yer alır. Burası bir minare için en
akla gelmeyecek yerlerdendir. Yanlarda da ne
amaçla ve ne zaman yapıldığı anlaşılamayan
bölümler bulunmaktadır. Bu yapıda Ulu Cami
tipinin eski örneklerinde görülen ağır payelerin
yerini sütunlar almıştır. Bu sütunlar
taşıdıkları kubbelere göre çok ince görünüşlü
olmakla birlikte mekan bütünlüğüne katkıda
bulunmaktadırlar. Camide klasik dönemin nadir
çini mihraplarından biri karışmıza çıkar.
Mimar Sinan küçük ölçülerdeki yapılarda da çok
başarılıdır. Üsküdar’daki şemsi Paşa Külliyesi
bunu kanıtlayan bir örnektir. Bir mimarın
medrese, cami ve türbeden oluşan külliyeyi dar
bir alanda nasıl bu kadar olumlu biçimde
yerleştirebildiğine şaşmamak olanaksızdır. Bir
yapının mütevazi ölçülerde olması, hiçbir zaman
sanatçının işi küçümsemesine neden olmamıştır.
Sinan’ın üzerinde önemle durduğu bir konu da
kubbeyi altı ya da sekiz desteğe oturtarak ideal
merkezi mekanı elde etme arayışları olmuştur. Bu
tür çalışmaları çok sayıdadır. Beşiktaş’taki
Sinan Paşa Camii’nde Edirne Üç şerefeli Cami
planını yineleyen Mimar Sinan, Kadırga’daki
Sokollu Camii’nde ise yaratıcı gücünü tüm
açıklığıyla sergilemiştir. Yapının altı dayanağa
oturan kubbesi Sinan’ın en başarılı
uygulamalarından biridir. Bu yapıda mekan
bütünlüğü de büyük ölçüde sağlanmıştır.
Süslemede çini bolca kullanılmış ama mimariyi
ezecek boyuta ulaşmamıştır. Sokollu Camii,
mimari-süsleme dengesi açısından da çok başarılı
bir örnektir.
Mimar Sinan sekiz dayanaklı camilerde ise kendi
yarattığı bir formu uygulamıştır. Kubbenin sekiz
desteğe oturduğu Ulu Camii tipi yapılar, Türk
mimarisinde daha önce de uygulanmıştı. Ancak
Mimar Sinan ile birlikte yanlardaki yardımcı
mekanlar önemini yitirmiş, ortadaki büyük kubbe
hakim duruma geçmiştir. 1558 tarihli Edirnekapı
Mihrimah Camii bu tipin oldukça erken bir
örneğidir. Araziye de uyum sağlanmış olan bu
camide, Sinan yarattığı mimari ile yapının
üstünde bulunduğu yüksek noktaya daha bir
belirginlik kazandırmıştır. Caminin dış
görünümündeki ferahlık ise bir hanım için
yapıldığından olsa gerektir. Bu aydınlık ve
ferah atmosfer yapının içinde de karışmıza
çıkar. Caminin iç mekanı aynı yıllara ait
Süleymaniye Camii ile karışlaştırılırsa fark
daha iyi görülür.
1561 tarihli Eminönü Rüstem Paşa Camii’nde de
sekiz dayanaklı kubbe sistemi uygulanmıştır. Ama
bu yapı, mimarisinden çok çinilerinin kalitesi
ve zenginliği ile tanınır. Yapının iç
duvarlarının tümü sıraltı tekniğindeki çinilerle
hiç boı yer bırakılmamacasına doldurulmuştur. Bu
çinilerde lale, bahar açmış meyva ağacı
motifleri dikkati çeker.
Edirne’deki Selimiye Camii Mimar Sinan’ın
başarılı sanat yaşamını noktalar. 1575 tarihli
yapı kentin yüksekçe bir yerindedir. Günümüzde
ise kent tarafından daha iyi görünebilmesi için
önüne bir meydan açılmıştır. Selimiye Camii’nin
kubbesi de sekiz dayanağa oturtulmuştur. Bu
yapıda mekanın hemen hemen tümü tek bir kubbe
altında toplanmıştır. Bu örneğe, Osmanlı
mimarisindeki en görkemli kubbe denilebilir.
Selimiye Camii, merkezi mekanın en başarılı
örneklerinden biri olarak dünya mimarlık tarihi
literatürüne geçmiştir. Yapı yalnız Türk
mimarisinin değil, dünya mimarisinin de baş
yapıtlarından biridir. Caminin içinde ferah ve
aydınlık bir atmosfer vardır. Süslemesinde ise
kalem işleri ve çiniler başta gelir. Portaldeki
taş süsleme, aynı zamanda mihrap ve minberde de
kullanılmıştır. Çinilerde aşırıya kaçmamaya özen
gösterilmiştir. En güzel örnekler hünkar
mahfilinde görülür. Tüm Osmanlı sanatında
meyvalı bir elma ağacı da yalnızca burada bir
çini panoya konu olmuştur.
Selimime Camii, başkentten gelen yoldan en iyi
biçimde görülebilecek konumda inşa edilmişti.
Kente girişte adeta devletin gücü
simgeleniyordu. Bu görünüm yakın zamana kadar
sürmüştür. Ancak, son yıllarda yolun kenarına
yapılan bazı yüksek binalar caminin bu
görünüşünü büyük ölçüde engellemiştir.
Günümüzdeki düşüncesiz kentleşmeyi, dünyanın en
başarılı yapıları arasındaki bir eserin bugün
aldığı konumla daha iyi görebiliriz. Sanat
tarihi öğreniminin başlıca amaçlarından biri,
tarihi mirasın korunması olduğuna göre, bu
konuya dikkati çekmek yararlı olacaktır.
Yorum ekle
26 Ekim 2006
Biçim ve Mekan Nedir
Mekanlar sürekli olarak
varlığımızı sarmalar. Biçim ve nesneleri görerek
mekanın içindeki ve dışardan gelen etkileri
hissederiz. Onun görsel biçimi, ışık kalitesi,
boyutları ve ölçeği tamamen toplam biçimin
elemanları tarafından tanımlanan sınırlarına
bağlıdır. Mekan çevrelenmekle ve biçimini
oluşturan elemanlarla mimari oluşum kazanır.
Figürler dikkatimizi çeken pozitif elemanlardır.
Bunları algılamak arkalarındaki zıt fonu
anlamakla olur. Bunlar karşıtların birliğini
oluşturur. Bunun gibi biçim ve mekan elemanları
da mimarlığı oluşturur.
Mimari Biçim kütle ve mekan
arasındaki ortak temas noktasında varolur.
Mimaride biçim ve mekanın ilişkisi birkaç
ölçekte tespit edilebilir. Kentsel ölçek de
binanın bir yerin mevcut dokusunu koruyup
korumayacağı, diğer binalara dekor olup
olmadığı, kentsel mekanı tanımlayıp
tanımlamayacağı veya mekanda serbest durmasının
uygun olup olmayacağı dikkate alınmalıdır. Aynı
şekilde binaların plan çiziminde de duvarları
pozitif eleman olarak okuma eğilimi gösteririz.
Aralarda kalan alanlar duvarlar için arka plan
değil şekil ve biçimlerle dolu çizimin içindeki
figürler olarak görülmelidir. Binadaki her
mekanın biçimi ve çevrelenişi ya etrafındaki
mekanların biçimini belirler yada onlar
tarafından belirlenir. Mekan tanımlayan Yatay
Elemanlar
1.Taban Düzlemi: Yatay olan düzlemin figür
olarak algılanması için yüzeyin kurulduğu
düzlemin rengi ve dokusu farklı olmalıdır. Geniş
mekanlarda zemin veya döşemede belli bir yüzeyin
belirginleşmesinde kullanılır.
2.Yükseltilmiş Taban Düzlemi: Seviye değişikliği
alanın sınırlarını tanımlar. Mekansal akışı
keser. Yükseltilmiş mekanlarda seviye değişimine
göre mekansal ve görsel süreklilik değişir.
Yükseltilmiş kısım mevcut arazi de olur, yada
binanın imajının değişimi için yapay olarak
platform veya podyum üzerinde bina
oluşturabilir. Binaların veya içinde yaşayacak
olan aktivitenin yada fikrin önemi arttırılır.
Yükseltilmiş düzlemler binanın içi ve dışı
arasındaki geçiş mekanlarını da tanımlayabilir.
3. Çukurlaştırılmış Taban Düzlemi: Tanımlanan
alanın sınırları çukurluğun dikey yüzeyleri
tarafından tanımlanır. Doku ve rengiyle
farklılaştırılabilir. Çukur ve çevre alan
ilişkisi seviye derecesine bağlıdır. Doğal
alanlardaki çukurlaştırılmış açık hava arenaları
tiyatro için sahne görevi alır. Kentsel ölçekte,
bina içinde, odaların içindede uygulanabilir.
Mekan tanımlı hale gelir.
4. Baş üstü Düzlem: taban ve kendi arasında
mekansal alan tanımlar. Mekanın biçimi ise
düzlemin şekli, boyutu, zeminden yüksekliği ile
belirlenir. Binanın baş üstü düzlemi çatısıdır.
Binanın genel biçimini ve mekanların biçimini
etkiler. Çatı düzlemi kendini destekleyen
elemanlar ile belirlenir. Böylece ana mekan
tanımlayıcısı olabilir, kendi şekli ile örttüğü
biçimleri ve mekanları görsel olarak
düzenleyebilir. Bir oda içindeki mekanları
tanımlamak amacı ile kullanılabilir. Mekandaki
ölçeği değiştirmek, hareket kazandırmak, içeri
ışık almak için alçaltılıp yükseltilebilir.
Mekan tanımlayıcı Dikey
Elemanlar
Dikey elemanlar yatay elemanlara göre daha
etkindir. Mekansal hacim tanımlar ve mekanın
içindekileri çevreler. Mekanları birbirinden
ayıran sınırdır. Binanın döşeme ve çatısı için
destek görevi yapar. İç ve dış görselliği sağlar
ve içteki ve dıştaki etkileri birbirinden izole
eder.
Dikey Çizgisel Elemanlar: Kolonlar,
dikilitaşlar, kuleler. Kolonlar mekansal bir
hacmin içine yerleştirildiğinde çevresindeki
mekanı belirginleştirir. Mekanı çevreleyen
duvarlar etkileşime girer. Kentsel mekanlarda
merkezi göstermek yada odak noktası sağlamak
için dikey çizgisel elemanlar kullanılabilir.
Geniş mekan içerisinde dikmeler baş üstü
düzlemiyle birlikte özel bölmeler tanımlar.
Düzenli aralıklarla dizilmiş kolonadları meydana
getirir. Görsel ve mekansal süreklilik oluşur.
Tekil Dikey Elemanlar: Tek başına duran tekil
dikey düzlemler serbest duran bir kolona göre
farklıdır. Cephesi ile iki ayrı mekanın
sınırlarını oluşturur. Tek bir düzlemin mekansal
hacim tanımlayabilmesi diğer biçimsel
elemanlarla etkileşimde olması gerekir. Tek
düzlemin yükseklik seviyesi arttıkça çevreleme
hissi artar.
L Şeklindeki Düzlemler: Biçimlerin bulunduğu
köşeden başlayarak diyagonal açılımlı mekan
alanı tanımlar. Uçları açık olduğundan mekanı
esnek olarak tanımlarlar. Daha kuvvetli tanım
için birbirleriyle yada başka elemanlarla
kombinasyonlar yapılabilir. L biçiminin koruyucu
özelliği de vardır. Japonya çiftçileri kış
rüzgarından korunmak için ev ve tarlalarını
ağaçlarla L şeklini sağlayarak korurlar.
İşlevsel ve simgesel olarak çevrelemek amacıyla
L şekli binalarda kullanılır.
Paralel Dikey Düzlemler: Paralel iki düzlem
aralarında mekansal alan ve doğrusal nitelik
kazanır. Binalarda paralel düzlemlerle doğal
mekan akışı sağlanır. Paralel dikey düzlemler
her birime çift yönleniş verdiği için bitişik
konutlarda kullanılır. Döşeme ve çatı için
destek sağladığı gibi izolasyon sorunları içinde
ayırıcı görevdedir.
U Şeklindeki Düzlemler: U düzlemler iç ve dışa
doğru yönleniş olan mekansal alan tanımlar. Bu
tip alanlar da açık uçtan girilince arkadaki
düzlem mekanı görüş için son oluşturur. Eğer
düzlemlerin içindeki açıklıklardan girilirse
açık ucun ötesi ilgimizi çeker. Biçimlenmedeki
artarda gelen sıralanışı sonlandırır. Mekan
dikdörtgen ve açık kısım kısa kenarı ise mekanın
ilerlemeye teşvikine olayların artarda
sıralanmasına olanak sağlar. Alan kare ise ve
bir kenardan açık ise mekan durağan hale gelir,
içinde bulunan mekan karakteri kazandırır. Uzun
ve dar bir alanın uzun kenarı açık ise ,mekan
alt bölgelere ayrılmaya meyillidir. U biçimli
binalar tanımladıkları alan içindeki önemli yada
belirgin bir eleman üzerinde de
odaklanabilirler. Tanımlı alanın açık ucu
boyunca bir eleman yerleştirilirse bu eleman
alana odak noktası ve kapalılık hissi verir.
Kendi alanı içindeki mekan kümesini çevreler.
Binaların kendi hacmi içinde geri çekilmiş bir
girişi binaya yaklaşım için ön avluyu
tanımlayabilir. U şeklindeki düzlemlerden oluşan
mekanlarda içe dönük organizasyon oluşur ve
merkezi bir mekan üzerinde toplanabilir.
Dört Düzlem : Kapanım: mimarlıktaki en kuvvetli
mekansal tanımlama biçimidir, içe dönüktür.
Görsel baskınlık elde etmek için düzlemlerden
biri diğerlerinden farklılaşabilir. Tarih
boyunca da ortadaki alanıda objeyi de daha iyi
tanımlamak için dört düzlem kullanılmıştır.
Surlar, çitler, duvarlar. Kentsel bağlamda da
tanımlı mekansal alanlar kendi çeperleri boyunca
bir dizi binayı organize eder. Çevrelenmiş
mekansal hacimlerin düzenleyici elemanlar olarak
kullanımını da sağlar.
Mekan Tanımlayıcı Elemanlar Üzerindeki
Açıklıklar: Mekanlar arasında görsel ve mekansal
süreklilik sağlar. Kapılar; giriş, dolaşım,
kullanım düzenini sağlar. Pencereler;
Aydınlanmayı, manzara görüşünü sağlar.
Açıklıklar düzlemlerin içinde, köşelerinde,
arasında olabilir.
Düzlemler Üzerinde Açıklıklar: duvar yada baş
üstü düzlemindeki açıklıklar merkezde ise
çevresini düzenler ve durağandır. Açıklık
merkezin dışına taşınıyorsa açıklık ve kenar
arasında görsel gerilim oluşmaya başlar. Düzlem
üzerindeki açıklığın şekli kendisinden farklı
ise bağımsızlığını vurgular ve açıklık ve düzlem
arasında zıtlık oluşur. Düzlem üzerinde bütünlük
ve görsel hareketlilik için birden fazla açıklık
konabilir. Düzlem içindeki açıklığın boyutu
arttıkça düzlem içindeki şekil olmaktan çıkıp,
pozitif eleman ve çerçeve ile sınırlandırılmış
saydam düzlem haline gelir. Açıklıklar
bulundukları düzleme göre daha parlak görünür.
Zıtlık arttıkça yüzeyler ikinci ışık kaynağı ile
aydınlatılabilir. Ortalama seviyede aydınlık
için açıklık düzlem içindeki oyuğa
yerleştirilebilir.
Köşelerdeki Açıklıklar: Bulundukları düzleme ve
mekana diyagonal yönleniş verir. Amaç istenilen
manzarayı yakalamak yada karanlık kalan köşeyi
aydınlatmak olabilir. Köşe açıklığı bulunduğu
düzlemin kenarını belirginleştirir. Açıklık
büyürse köşenin tanımı zayıflar. Açıklık köşeyi
dönerse düzlemin kenarı gerçeklikten çok
sezinleme verir. Mekansal alan ise onu
çevreleyen düzlemin dışına taşar. Köşelerde
bulunan açıklıklardan giren ışık kendine bitişik
ve dik olan düzlemin yüzeyini yalayıp, geçer.
Mekanın aydınlanma düzeyi artar. Düzlemler
Arasındaki Açıklıklar. Kendisine bitişik duvar
kenarlarını görsel olarak ayırır,
belirginleştirir. Tabandan baş üstüne kadar olan
açıklık köşeye yerleştirilirse mekanın tanımı
aşınır ve köşenin ötesindeki mekana kadar uzar.
Işık açıklığa dik yüzeyi aydınlatır ve mekanda
bu düzlem ortaya çıkar. Açıklık köşeyi dönerse,
mekanın tanımı aşınır. Bitişik mekanlarla içiçe
geçer. Mekanı çevreleyen düzlemlerin tek başına
duruşlarını vurgular. Düzlem boyunca uzanan
yatay açıklık düzlemi katmanlara böler. Genişlik
arttıkça bütünlük bozulmaya başlar. Alt ve
üstündeki bantlardan daha geniş şekilde
yükseklik artarsa çerçevelenmiş pozitif elaman
haline gelir. Yatay açıklık ile köşeler
dönülürse katmanlar güçlenir. Manzara görünümü
artar. Görsel olarak tavan yalıtılıp, duvar
düzlemlerinide ayırır ve hafiflik hissi
kazandırır. Duvar ve tavan düzlemleri birleştiği
kenar boyunca çizgisel tepe aydınlatması, ışığın
duvarın yüzeyini aydınlatmasına, mekanın
aydınlanmasına olanak verir. Pencere ve duvar
mekanın dikey sınırlarını zayıflatırken, görsel
olarak mekanı dışarı uzanması için olanak
sağlar.
Mimari Mekanın Nitelikleri: Biçimin,oranlamanın,
ölçeğin, dokunun, ışığın ve sesin oluşturduğu
mekansal nitelikler en çok mekansal kapanımın
özelliklerine bağlıdır.
Çevrelenme Derecesi: Mekanın çevrelenme derecesi
tanımlayıcı elemanların biçimlenişi ve
açıklıkların düzeni ile belirlenir. Mekanı
çevreleyen düzlemler, açıklıklar,kenar tanımını
ve mekanın verdiği çevrelenme hissini
zayıflatmazlar. Alan biçimi olduğu gibi
algılanır, kalır. Düzlemlerin kenarları boyunca
yerleştirilen açıklıklar, görsel olarak mekan
köşe sınırlarını zayıflatır. Mekanın genel
biçimi aşınır, bitişik mekanlarla görsel
sürekliliği ve ilişkisi artar. Mekanı çevreleyen
düzlemler arasına yerleştirilen açıklıklar
düzlemleri görsel olarak ayırır, tek başına
belirginlik verir. Arttıkça kapalılık hissi
kaybolur. Bitişik mekanlarla içiçe geçmeye
başlar.
Işık: Pencere yada tavan açıklığından giren ışık
yüzeylere düşerek renklerini yansıtır. Işık ve
gölge ile mekana canlılık verir, biçimleri
belirginleştirir. Işığın yoğunluğu mekanın
biçimini netleştirebilir ve de bozabilir.
Pencerenin boyutu içeriye ışığın girip
girmemesini etkilediği gibi duvar veya çatı
malzemesini, yapısını, gizlilik gereksinimini,
dış görünümdeki etkisini değiştirir. Pencerenin
boyutundan çok konumu ve yönlenişi önemlidir.
Açıklık direkt güneş ışığını alacak biçimde
yönlendirilebilir. Gün ortasında yoğun
aydınlanma sağlar. Düzlemlerde yüzeylerde oluşan
desenleri mekanın içindeki biçimleri ortaya
çıkarır. Gölgeleyici araçlar, bol yapraklı
bitkiler ve bitişik yapılarla direkt güneş ışığı
engellenebilir. Yapının ve açıklığın konumu
direkt güneş ışığını almayacak şekilde
yönlendirilebilir. Böylece kırılıp, yansıyan
ışıklar içeri alınabilir. Mekan tek bir
açıklıktan ışık aldığında aydınlık farkları ve
göz kamaşması olabilir. Bir açıklık daha yaparak
ışığın başka yönden girmesi de sağlanabilir.
Açıklık duvarın köşesine yada kenarına yapılınca
ışık açıklığa bitişik dik olan duvarı
aydınlatır. Açıklıkların şekli ve kendi içinde
bölünmeleri odanın yüzeyine düşen gölge desenine
akseder. Yüzey renk ve dokuları mekanın ışık
seviyesini etkiler.
Manzara: Mekansal niteliklerden biride
açıklıkların yönlenimleri ve odaklarıdır.
Pencere ve tepe aydınlatması dışa doğru
yönlenişe sahiplikle çevre ve oda arasında
görsel ilişkiyi sağlar. Küçük bir açıklık,
manzarayı duvarda çerçevelenmiş bir resim gibi
görünür. Uzun ve dar açıklık odanın dışında ne
olduğuna dair ipucu verir. Geniş açıklık odaya
engin bir manzara açar. Bu mekanı baskılar yada
mekandaki etkinliklere fon görevi alır. Açıklık
diyagonal yönleniş için köşeye yapılabilir.
Odanın bir yerinden manzara görülecek şekilde
konumlandırılabilir. Uzak bir manzarayı
birbirini takip eden parçalara ayırıp mekan
içinde harekete teşvik edebilir.
|